IPB

Hoşgeldiniz ( Giriş | Kayıt Ol )

Üst Başlık

Üst Data Alanı
17 Sayfa V   1 2 3 > » 

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Apr 8 2012, 04:58 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


Bahar ve Yaşam

Bahar duyguların öne çıktığı mevsimdir; yeniden doğuş, tazelik ve canlılık demektir. Hayata tutunmaktır bahar, yaşamın olağanüstü güzelliklerini görebilmektir.

Aşk mevsimidir bahar; aşkların aşıkların mevsimi. Açıkçası güzel bir rüyadır bahar, hiç uyanmak uyandırılmak istenmeyen bir zaman.

Bahar, sıcacık bir duygudur, insanın içini ısıtan. Eriyen karların ışığıdır bahar.Yeni filizlenmiş çiçek gibi açılır insanın gönlünde. Yeni bir umut, yeni bir hayal canlanır insanda.

Bahar yağmur sonrası, toprak kokuları arasında parçalı bulutlu bir gökyüzünde, güneşin bir açıp bir kapandığı bir günde yürümektir. Aklınızda bahardan başka bir şeyin olmasına izin vermeyecek bir tılsım yayar bahar.Yeni filizlenmiş bir söğüt ağacını, sokakta oynayan çocukları ve ensenize vuran ılık rüzgarı hissetmektir bahar. Baharda çok iyi bildiğiniz bir sokakta yürürken bir bakmışsınız tohumları atılmış bir sürü hikayenin, çok sevdiğiniz bir şarkıyı mırıldanmaya başladığınızda çoktan yörüngesindesinizdir baharın ve artık sizde bahar olmuşsunuzdur. ve bahar güzel bir günde yürüken bahar olmaktır.

Can kırıkları toplanır baharda; yani kırılan kalpleri onarma mevsimidir bahar. Hayatla barışmak, her yönüyle iyimser olmaktır.

Çocuklukla ilk gençlik çağları insan ömrünün ilkbaharıdır. Yeni filizlenmeye başlayan ağaç gibi, henüz yeni yeşermeye başlayan fidan gibi; yani hayata atılan ilk adımlar gibi.

Bahar bir nevi insanların, hayata bakış açılarının belkide yenilenme dönemleridir. Artık bambaşka dünyadadır insanlar ya da kendi kurdukları cennetlerde yaşamaktadır, yaşama olanağı bulmaktadır bahar da. . .

Ve bahar yeni kararlar alma mevsimidir; yeni uğraşlara başlamak ve hayattan zevk almaktır. Kısacası bahar; insan hayatının önemli parçalarından olan bir dönüm noktası gibidir. .


ELVAN SARI
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25361 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,350

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Apr 2 2012, 02:15 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


"Geri Dönüşüm" Muhteşem Olacak!

Bir gün içerisinde ne kadar çok çöp oluşturduğumuzu fark ettiniz mi? Sabah içtiğimiz sütün kutusundan, akşam yediğimiz portakalın kabuğuna kadar her şey çöp kovasına giriyor ve şehir çöplüğünde birikiyor. Kendi çöpümüzü örnek alarak, Türkiye'nin ve Dünya'nın çöpünün ne kadar büyük bir kirliliğe neden olduğunu tahmin edebiliriz. İşte bu kirliliği en aza indirmenin bir yolu geri dönüşümdür. Kirliliği azaltmak dışında, geri dönüşümün daha başka iyi yönleri de var. Örneğin geri dönüşüm sayesinde bir ürün elde etmek için daha az doğal kaynak harcanır. Ayrıca geri dönüşüm için gereken enerji, yeni üretimdekine göre daha azdır. Böylece daha fazla elektrik santraline de ihtiyaç duymayız.

Geri dönüşüm uygulaması için çöpler ortak özelliklerine göre birbirlerinden ayrılır ve özel geri dönüşüm makinelerine gönderilir. Çoğunlukla küçük parçalara ayrılıp yüksek ısıda eritilir ve sonra yeniden şekillendirilerek tekrar kullanılabilir hale getirilir.

Tekrar aynı şekilde kullanılamayacak yapıdaki bir ürün, geri dönüşüm sonrasında farklı bir ürüne de dönüştürülebilir. Örneğin, bir gazetenin üretimini düşünelim: Yaşlı bir ağaç kesilerek kâğıda dönüştürülür. Sonra da defter olarak karşımıza çıkar. Defterin tüm yapraklarını doldurduğumuzda artık onunla işimiz biter ve kâğıt çöpüne atarız. Çöp ayırıcılar defterimizi alıp geri dönüşüm fabrikasına götürürler ve kağıtlar dönüşüm işleminden geçer. Bir süre sonra defterimiz artık bir gazete olarak karşımıza çıkar. Gazeteyi de diğer çöplerden ayrı kağıt çöpüne atarsak bir süre sonra tuvalet kâğıdının içindeki karton boru olarak karşımıza çıkabilir. Böylece bu kadar çeşitli ürün için çok az ağaç kesilmiş olur.

Daha az çöp üretmemiz ve bu dönüşümün en sağlıklı biçimde yapılabilmesi için bizim de evde dikkat etmemiz gereken şeyler var:



  • Alışverişte üzerinde geri dönüşüm işareti olan ürünleri seçebiliriz.
  • Alışverişte aldıklarımızı poşet torbalara koymak yerine evden getirdiğimiz çantaya koyabiliriz.
  • Plastikten çok cam ürün tercih edebiliriz. Hatta kullandığımız cam kavanozu evde şeker kavanozu olarak değerlendirebiliriz. Plastikler bir kaç kez geri dönüşüme uğradıktan sonra kullanılamayacak hale gelirler. Cam sonsuz sayıda dönüşüme uğrayabilir.
  • Yiyecek atıklarını ve geri dönüşebilen atıkları farklı kovalarda biriktirebiliriz. Hatta yeterli alanımız varsa plastikleri, kâğıtları, camları ayırarak biriktirip, sokakta bulunan geri dönüşüm kovalarına atabiliriz.
  • Biten pilleri pil atık kutularına atabilir, mümkünse satın alırken şarj olabilen pilleri tercih edebiliriz.
  • Yiyecek atıklarını, işlemden geçirerek çiçeklere doğal gübre olarak kullanabiliriz.


Gördüğünüz gibi geri dönüşümle yeni ürünler elde edip doğal kaynakları korumak için uygulayabileceğimiz çok fazla yöntem var. Öncelikle çevremizdekilere geri dönüşümün öneminden bahsederek başlayabiliriz. Ne de olsa, “geri dönüşüm” muhteşem olacak!


ELVAN SARI
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25357 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,193

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Mar 28 2012, 07:00 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


Sebze meyve hali istiyoruz

Türkiye yılda ürettiği 45 milyon tonluk sebze ve meyve üretimiyle dünyada 4’üncü sırada... Yani böylesine önemli bir tarım ve tarımsal sanayi ülkesiyiz… Ama tuhaflık şurada; bu devasa üretimin tam olarak hesaplanamayan bir bölümü tarlada, bağda ve bahçede, nakliye ve diğer dağıtım aşamalarında ‘zayi’ oluyor. Başka bir ifadeyle aynı ekmekte olduğu gibi sebze ve meyvede de müthiş bir israf söz konusu. Aslında yüzde 10 ila 30 arasında olduğu tahmin edilen fire oranının nasıl önlenebileceği başlı başına bir ulusal hedef olmalı.

FİYAT OLUŞUMU

GÜMÜŞHANE de hal olmadığından perakende satış yapan esnafın (pazarcı – manav) uygun fiyat ve çeşitlerle tüketiciye hizmet sunmamaktadır. Çünkü Hal’de oluşan gerçekçi fiyatlarla mümkündür. Bizler bu sorumluluğun bilincinde miyiz” Hayır. Gerçekten de GÜMÜŞHANE’nin nüfusu giderek artmakta; insan yaşadığına göre, çok tüketilen bir ürünün fiyatının nasıl oluştuğu ve milyonlarca tüketiciye hangi şartlarda ulaştığı önem taşıyan bir husustur.

İZLENEBİLİRLİK VE DENETİM

GÜMÜŞHANE halkı bilmelidir ki Hal olmadan satılan tüm ürünler Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca rutin olarak denetlenmiyor. Her türlü olumsuzluğa karşı geriye doğru izlenebilirlik ilkesi içinde değil. Tüm üretim süreci sıkı denetim altında olmadı olmayacaktır da.


ELVAN SARI
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25356 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,271

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Mar 17 2012, 02:13 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


18 MART ÇANAKKALE ZAFERİ

Bu yüce ve büyük savaş bir ülkenin damarlarındaki vatan sevgisini gösteren ve tarihe “Çanakkale geçilmez” diye not düşülmesini sağlamış büyük bir zaferdir. Düşman donanmaları eğer Çanakkale’yi geçecek olurlarsa 1.dünya savaşını daha hızlı kazanacaklarını ve her şeyin son bulacağını biliyorlardı. Hatta yapılan planlarda Çanakkale boğazının 2 saat içinde fetih edileceğini not düşmüşlerdi kendi dokümanlarına.

Fakat bilmiyorlardı. Bu vatan için savaşmaya değil ölmeye gelmiş olan bir Türk milletinin var olduğunu. Anadolu kadınının kimi oğlunun eline, kimi oğlunun saçına kına yakarak göndermişti savaşa. Ve eklemişlerdi ‘’ ben oğlumu bu vatana kurban olsun diye gönderdim, benim bir oğlum ölür bin oğlum doğar’’ diye.

Ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK ve askerleri bir an bile olsun dönmeyi düşünmediler. Mustafa Kemal ATATÜRK askerlerine bu yüzden şöyle emir verdi ‘’Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir.’’ İşte bir millet elinde silahı olmasa da, düşmana atacak mermisi olmasa da yüreğinde vatan sevgisi ve geride bıraktıklarının güvenliği için ruhunu ve canını ortaya koyarak böyle savaştı ve düşman kuvvetlerini bu boğazdan yani Çanakkale’den geçirmedi. Biz böyle bir neslin devamıyız. Bu yüzdendir ki bu vatan toprağının her bir parçasına âşık doğar Türk çocukları. Ve hiçbir zaman unutmazlar atalarının kanları ile bu toprakların sulandığını. Bu yüzden üstüne bastığımız şeye yabancılar toprak parçası derken biz Vatan adını veriyoruz.

Mustafa Kemal ATATÜRK beklide kurduğu şu cümleler ile bizim nasıl bir millet olduğumuzu ve dünyaya nasıl ders verdiğimizi bir kez da göstermiş oldu işte Çanakkale’de ölen askerler işin Mustafa Kemal ATATÜRKÜN kurduğu cümleler ‘’ Şimdi dost bir ülkenin topraklarında yatıyorsunuz. Huzur içinde uyuyun. Bizim için Mehmetler ile Jonny’ler arasında bir fark yok” dediğini ve yabancı şehitlerin annelerine de ”Oğullarını uzak ülkelerden buraya gönderen anneler siz de gözyaşlarınızı silin. Oğullarınız şimdi bizim bağrımızda huzur içinde yatıyor. Canlarını bu ülkede kaybederek, onlar artık bizim de evlatlarımız oldu’’ demiştir. İşte biz böyle bir neslin torunlarıyız.

Tarihin görmüş olduğu bu amansız savaşta 253.000 askerimizi şehit verdik.Bağımsızlık, özgürlük ve vatanı için ölenlere minnet borçlu olduğumuzu hatırlatır, şehitlerimizi rahmetle anıyor ve ruhları şad olsun diyoruz.

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, / Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! / Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi... / Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi..
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, / Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber..'' (M.Akif ERSOY)


ELVAN SARI
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25355 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,210

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Mar 11 2012, 11:21 AM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


GÜMÜŞHANE'DE SPORCU YETİŞTİRMEK

ERTUĞRUL SARI Denince akla ATLETİZM gelmektedir.ERTUĞRUL SARI 'nın Başarılarını inanmanın yanı sıra azimli olmaktan geliyor. ERTUĞRUL SARI Hedefimini milli takıma sporcu yetiştirmek. Sporcularına özen gösterip, emek veren ve elde ettiği başarılar ile doğru yolda olduğunu daima gösterdi. Takım sporu ile GÜMÜŞHANE 'yi başarı ile temsil etti ve sadece her ilçeden bir birincinin katılacağı yarışmada birincilerimiz GÜMÜŞHANE'yi temsil etti. Takım olarak GÜMÜŞHANE'yi uluslararası arenada en iyi şekilde temsil etmek istemiştir. Sporcuları ve kendisi özveriyle çalışıyor. İnandığı başarıları daima kazanarak iline ve ilçesine getiriyor. Böyle Hocalarımızın ve Öğretmenlerimizin ellerinden öperim.

Bir ülkede zenginliğin ne olabileceğini düşünelim. Çok madeni veya çok petrolü olan ülke zengin sayılabilir mi? Turizm için çok elverişli fiziki özelliklere sahip olan ülkeler mi zengin sayılabilir? Bu soruların cevabına doğrudan olumlu yanıt vermek zor. Çünkü biliniyor ki, bu sayılanlara sahip oldukları halde zengin olamayan, mutlu olamayan ülkeler var. Bir toplumun, bir ülkenin zenginliği, mutluluğu, insanına küçük yaşlardan itibaren başlayıp, ölene kadar verilen değerle mümkün olabiliyor.

Nasıl Sporcu Olunuyor ?

Çocuk, kendine özgü yetenekleriyle donanımlıdır. Önemli olan, önce bu yeteneklerin farkına varmak, sonra da, geliştirmeye yardımcı olmaktır. Ailenin eğilimleri, eğitimle ilgili devlet kurumlarının belirlediği standartlar bu potansiyelin önünü tıkıyorsa, yanlış yapılıyor demektir. Çocuğuna doğmadan meslek seçen aileler, inatla başarının, matematik problemi çözebilmekten ibaret olduğunu dayatan eğitim sistemleri, insandaki yüksek potansiyelin devamlı önünü tıkamakta. Genelde kendine güvenmeyen, değersiz olduğunu hisseden bir toplum yaratmaktadır. Çocuğu, önce anlayabilmeye çalışmak, özelliklerini keşfetmek, çok ön plana çıkan yetenekleri olduğu konularda da özel eğitimle desteklemek şarttır.

Sporda da, bir ülkenin gelişmişliği, zenginliği, özgüven artırmak ve sağlıklı olmak için farklı branşlarda spor yapmakla başlıyor. Programlar arasına, en az matematik dersi kadar önemli olduğu bilinci ile spor derslerini yerleştirerek, kendiliğinden bir çok branşta yarışmacı sporcu yetişmek de mümkün olabiliyor.

SAYGILARIMLA;

ELVAN SARI
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25352 · cevaplar: 0 · Okunma: 1,869

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Feb 20 2012, 09:41 AM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


Nereye Gidiyor Bu gençlik!


Kahvehane köşelerinde, sokaklarda önüne gelen her yerde birbirlerinin karşılıklı olarak anne'lerine ve kız kardeş'lerine küfür ederek şakalaşan bir gençlik gözlerimizin önünden gecmekte.Nasıl bir aile yapısı olduğunu düşünemiyorum.Bugün gençlerimiz, çocuklarımız büyük bir ahlaki çöküntü içinde. Aynı zamanda gençler arasında şiddet almış başını gidiyor. Bunda televizyon dizilerinin büyük payı var. Mafya dizileri reyting rekorları kırarken, yine aldatmacanın diz boyu olduğu, doğal karşılandığı diziler ailelerin hep beraber izlediği diziler olmuşken kültürün ve ahlakın bozulması doğal değil midir?

Okul duvarından atlayan üç tane ilköğretim altı veya yedinci sınıf öğrencisi, bahçe duvarının dış tarafında, duvar dibine çöküp ceplerinden çıkardıkları sigarayı yakıp büyük bir zevkle tüttürmeye başlamak gözden kaçmamalı.

Yine ilköğretim okullarında kız erkek arkadaşlığı adı altında ne rezaletler yaşandığını duyuyoruz. Eskiden erkekler kız için kavga ederlerdi, şimdi kızlar erkek için kavga ediyor aralarında; bunlara da şahit oluyoruz. Üstelik ilköğretim okullarında...

Birkaç yıl önce bir okulda altıncı sınıf öğrencisi babasının isteğiyle sınıf arkadaşlarına uyuşturucu hap satarken yakalanmıştı. Yine geçtiğimiz yıllarda bir ana sınıfı öğrencisi kendisinden haraç isteyen bir ikinci kademe öğrencisi tarafından bıçaklanmıştı gazetelerden duymuştuk.

Bunun gibi olayları sıralamak ve artırmak mümkün. Hepimiz görüyor, duyuyoruz.

Burada önemli olan şudur:
Anneler babalar çocuklarına sahip çıkacak. Benim çocuğum yapmaz, ben çocuğuma güveniyorum gibi lafları hiç ama hiç söylemeyin. Kimsenin çocuğunun olumsuzlukları yaşamasını istemiyoruz; ancak bir atasözümüz der ki: Kargaya yavrusu, zümrüd-ü anka görünürmüş. O misal, çocuklarımıza biz kötülüğü konduramıyoruz ve onları hep mükemmel olarak görmek istiyoruz; Ancak şunu da unutmamamak gerekir mi bizim kıyamadığımız yavrularımıza başkaları kıyabiliyor.

İtimat tedbire mani değildir demiş yine atalarımız. Çocuğumuza ne kadar güvensek de onu takip etmek zorundayız.

Kötü arkadaş insanı çok çabuk çeker kendine. Dolayısıyla çocuklarımızın arkadaşlarını da kontrol etmeliyiz veliler olarak.

Son yıllarda TV ve Bilgisayar yüzünden aile içi iletişim kayboldu. Çocuklarımızla akşam oturup bir sohbet yapamaz, ahlak ve gelenek görenek konusunda konuşamaz olduk. Televizyonlarda deseniz Türk kültürüne, geleneğine hiç uymayan diziler baş gösteriyor. Edeb, ahlak ve maneviyatı her gün tükettiğimiz gibi gençliğimizi de harcıyoruz pul misali.

Allah sonumuzu hayretsin.

ELVAN SARI
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25343 · cevaplar: 0 · Okunma: 1,885

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Feb 13 2012, 10:10 AM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


SAHİPSİZ OLMAK BÖYLE BİR ŞEY

DENETİMDE GÜMÜŞHANE SIFIR

Çocukların ve gençlerin günlük hayatta tütün ürünü tüketen yetişkinlerle bir arada bulunmaları ve onlara özenmelerinin, gelecek nesillerin sağlığını tehdit ettiğine işaret Tütün ürünlerinin tüketilmesinin Türkiye'de yaygın bir alışkanlık ve ciddi bir hal

Yasaklandığı için sigarayı bırakmayı deneyenler, serbest olduğu her yerde ilk iş sigaraya sarılacaklar çünkü. Bunun dışında, evet sigara sağlığa zararlı; bunu bilmeyen yok zaten. Kendi iradesi ve isteğiyle bırakanlar alkışlanacak insanlar, bunu da biliyoruz. Ama ne olursa olsun bu uygulamanın hafifletici ve mantıklı bir sebebi yok. Aksine, küçümsenemeyecek sayıda olan insanlara karşı haksız bir harekettir bu. Sigara üretiminin tam hız devam ettiği, üzerinde yaş sınırı olmasına rağmen satışında yaş sınırlaması olmayan sigara için, en uygun kararın "Yasak" olması pek de mantıklı değil bana göre.

Marketlere, bakkallara varıldığında 18 yaşından küçüklere sigara satılmaz yazısı görülür ama formalite icabıdır aslında o… % 60' ı sigara tiryakisi olan bir toplumda bu yasakla sigara içen kesimin kendi bireysel özgürlüklerini elinden almış olmuyor muyuz.? Acaba… “Sigara, içerdiği 4 binden fazla zehirli kimyasal maddenin, insan sağlığı üzerine yaptığı ‘öldürücü etkiler’ nedeniyle, en önemli halk sağlığı sorunlarının başında yer almaktadır.

Ekonomik boyut bir yandan sigara satın almak için yapılan harcama, öte yandan sigara kullanımının yol açtığı sağlık sorunlarının tanı ve tedavisi için yapılan harcamalar ile bu nedenle olan işgünü kayıpları, erken ölümler ve sigaranın yol açtığı yangınlar gibi sorunlar nedeniyle olan kayıpları kapsamakta.Sigara satın almak amacıyla yapılan harcama hem kişi ve aile ekonomisi yönünden hem de ülke ekonomisi yönünden büyük miktarlar oluşturuyor.

“Bu nedenlerle tütün ve tütün ürünleri kullanımının kontrol edilmesi için ülkemizde 19 Temmuz 2009 da yürürlüğe giren tüm kamu ve kapalı alanlarda sigara içmeye getirilen yasak, sigara içmeyenlerin sağlığını korumanın yanında sigara bırakmayı da teşvik eden bir uygulamadır”

Sigaranın insan sağlığı üzerindeki öldürücü etkilerinin yanı sıra, ülke ekonomisine verdiği zararların önemli boyutlara ulaştı. “Sigara, Türkiye ekonomisine yılda ortalama 3 milyar dolar zarar vermekte…İnsan sağlığına öldürücü etkileri olan sigaraya harcanan bu parayla, ülkemizin sağlık sorunlarının önemli bir bölümüne çözüm bulunabilir.

Ne yazık ki ilimizde kahvehane, Lokanta, Restoran, cafe ve bar sahipleri, sigara yasağına uymadığı ve denetimin olmadığı apaçık ortada.Sahipsiz ve yasalara uymayan bir şehir , denetimsiz bir şehir olduğumuz belli oluyor bu gidişle. Buradan yetkililere sesleniyorum lütfen sabah saat 10:00'da yapacağınız denetlemeleri akşam saat 17:00' dan sonra kahvehanelere yapın rezaletleri görüp bana hak vereceksiniz.

SAYGILARIMLA;

ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25342 · cevaplar: 0 · Okunma: 1,907

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Feb 3 2012, 10:34 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


BÜYÜKLERE SAYGI KALMADI

İnsana sevgi ve saygı dinimizin emri ahlaki değerlerimizin temel taşıdır Küçüklere sevgi, Büyüklere saygı, güzel ahlaktır ve ibadet sayılır Nitekim Peygamberimiz (sav); “ Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı duymayan bizden değildir” buyurmuştur (Tirmizi 7/155)


Yüce Rabbimizin diğer varlıklardan farklı olarak insanlara bahşettiği en güzel özelliklerin başında sevgi, saygı ve merhamet duyguları gelir İnsan ancak bu yüce duygular sayesinde mutlu olabilir Bizlere düşen yüce Allah’ın emrettiği, Peygamber Efendimizin yaşayarak gösterdiği şekilde hareket ederek, yaşlılarımıza saygı ve hürmet etmelidirler İyilik yapan iyilik bulur Seven sevgi görür Saygılı olan saygıyla karşılanır Atalarımız bu gerçeği “Bugün bana yarın sana; etme bulma dünyası ” sözleriyle özetlemişlerdir


Küçüklerimize sevgi, şefkat ve merhamet, onların ruh sağlığının korunması ve gelişiminde, zekâ ve karakterlerinin oluşumunda önemli bir etkendir
Yüce Allah (cc) çocuklarımızı sevmeyi, şefkat ve merhamet etmeyi ve en iyi şekilde eğitmeyi emretmiştir Çünkü çocuklarını eğitmeyen güzel ahlak değerleriyle yetiştirmeyen toplumların geleceğinden umudu olamaz Küçükler sevgiyi ve sevmeyi büyüklerinden öğrenirler Bu noktada Sevgili Peygamberimiz(sav) bize örnek olmuştur Bizler de çocuklarımıza ve gençlerimize örnek olmalıyız


SONUÇ:

Sevgi ve saygı, büyüklerle küçükler arasındaki uçurumu yok eden, muhabbet bağını kuran fevkalade bir iksirdir Büyükler küçüklere sevgide, küçükler de büyüklere saygıda kusur etmemeli Dinimiz, insanların birbiriyle görüşüp konuşmalarına, toplum halinde yaşamalarına büyük bir önem vermiştir İnsanların birbirleriyle geçinmelerinde samimiyet, tevazu, sadelik, zorlanmama, karşılıklı yardım, nezaket, saygı, sevgi ve hayırseverlik bir esastır Medeniyetin ve huzurun temelini karşılıklı sevgi ve saygı meydana getirir
Bu özellikten yoksun olan bir toplumda sıkıntılar baş gösterir, kin ve düşmanlıklar görülür O halde insanlar birbirlerini sevmeli ve saymalı, gençler yaşlılara, bilmeyenler bilginlere ve bildiğini paylaşıp öğretenlere, çocuklar anne-babalarına, öğrenciler öğretmenlerine, cemaate iştirak edenler imamlarına hürmet ve saygı göstermelidir.

Akraba ilişkileri günümüzde nasıl ?

Günümüzde insanlar daha kültürlü ve eğitim seviyeleri geçmişe oranla daha yüksek aralarında yine sevgi saygı ortamı var ama geçmişteki gibi o düzeyde yok. Gençlerin şimdi büyüklerine karşı saygısı pek yok. Gençler önceden çalışırdı şimdi ise kahvehanelerden Caferlerden çıkmazlar. Kötü alışkanlıklar edinirler ve bu alışkanlıklarını akraba büyükleri aile büyükleri karşısında çekinmeden utanmadan sürdürürler.



ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25340 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,910

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Jan 29 2012, 10:51 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


Başıboş Köpekler Tehlike Saçıyor!

Havaların da soğuması ile birlikte dışarıda sayısı günden güne artan sokak hayvanlarının başıboş dolaşması ile huzursuz oldukduğumuz açıkça ortadadır.Başıboş köpeklerin istila ettiği; ŞEHİR MERKEZİNİ ve SOKAK aralarında ve SALI PAZARI mevkin de sürüler halinde dolaşan başıboş köpekler pazara gelen insanları ve özellikle çocukları tedirgin edildiği gözler önünde. Özellikle sabah saatlerinde köpeklerin insanların arkasından koştuğu bilinmekte BİZLER ve AİLELERİMİZ, "Köpekler ısıracak diye korkuyor. Bazılarının kulağında küpe var ancak sonuçta köpek ne yapacağı belli olmaz. Eminimki bazı aileler çocuklarını dışarıya oyun oynamaya dahi göndermemektedir. Ya GECELERİ işe gidip gelmek zorunda olan vatandaşlar bunlar ne yapcak.

ŞEHİR MERKEZİNİ ve SOKAK aralarını kendilerine mesken tutan köpekler insanları ısırmıyor olabilir. Ancak kadınlara ve özellikle çocukların yanına giderek onları korkutuyor. Köpekler elinde poşet ve çanta olan tüm insanların arkasından koşuyor. Başıboş köpekler köpeği olan insanları da rahatsız ederek mahalle sakinini köpeğine saldırıyor. ŞEHİR MERKEZİNİ çok işlek bir yer. ŞEHİR MERKEZİNİ ve SOKAKLARI mesken tutan başıboş köpekler toplanarak barınaklarda beslenmelidir.

Yol kenarlarına belediye tarafından koyulan Ambalaj atık kafeslerinin sorumsuzca kapılarının açık bırakılması nedeni ile başıboş aç köpeklerce karıştırılması sonrasında çevre sakinlerine pis görüntü ve kokudan rahatsız verici olduğu gözlerden kaçmamaktadır. Ayrıca Ambalaj atık kafesinin içerisine kâğıt, plastik, cam vb maddelerin atılması gerekirken, kemik, ekmek vb yiyecek maddelerinin atıldığı gözlerimizden kaçmamaktadır, “Duyarsız bazı vatandaşlar sürekli çöp, Ambalaj atık kafesini açık bırakıyorlar. Dolayısı ile başıboş hayvanlar da aç oldukları için çareyi çöpleri dağıtmakta buluyor. İşin tuhaf yanı, atık kutusunda köpeklerin yiyebilecekleri türden atıklar da var, kemik ve ekmek vb yiyecek maddeleri var. Ambalaj atık kafesinin hemen yanında çöp bırakılıyo yada Ambalaj atık kafesinin içerisine atılıyo. Kokuyu alan hayvanlar da kafeste bulunan ekmek, kemik vs yiyecek maddelerini bulabilmek için de Ambalaj atık kafesinin içerisine giriyor. Bizim vatandaşlarımız bilinçsiz, GÜMÜŞHANE ne kadar güzel ve modern olmaya çalışsa da, bu millete yaranılmaz ".

SAYGILARIMLA;

ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25338 · cevaplar: 0 · Okunma: 1,831

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Jan 14 2012, 01:36 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


YETER ARTIK İNSAN OLUN ?

KADINA ŞİDDET

Erkeklerin bireysel şiddet hareketleri, toplum tarafından erkeklere atfedilen ‘erkeklik’ rolüdür.İnsanların doğumundan itibaren beyinlerine empoze edilen; erkekler ağlamaz,erkekler acımaz, gerçek bir erkek kadını dinlemez, ezici güçtür gibi bir yığın olumsuz düşünce yüklenir beyinlerine.Aşağılamak ezip geçmek küçük düşürmek midir erkek olmak?

Önce insan olmaktır asıl olan!İnsan olmayı bilmeden erkek ya da kadın olmanın ne anlamı kalıyor.Kadına şiddet uygulayan erkeklerde birde mahrem duygusu olmuyor mu.Yahu siz hangi mahremiyetten bahsediyorsunuz?Eşinizi dövün,aşağılayın sonra mahremim deyip yardıma gelen bir iki insan varsa da onlarımahrem konu deyip üstüneüstlük azarlayıp gönderin.Yok artık.

Mesela karşınızda bir markete hırsız girdiğini gördünüz siz bu market sahibiile hırsız arasında deyip polise haber vermeden seyredermisiniz. Toplumda tepkisiz kalmıyor artık mahremdir deyipalgı kapılarınızı sonuna kadar açınız. Siz çok güçlüsünüz, akıllısınız,her şeyi siz bilirsiniz erkekler,kadın aciz diyen siz acize el kaldırırken çok mu erkeksiniz?Kendinizi güçsüz ve yetersiz hiseetikçe altıaçık kalmış yanan düdüklü tencere misali patlıyorsunuz.

Bırakın artık Cinsiyet ayrımı yapmayı önceiliğiniz ahlak kurallarıyla bağdaşan insan olmak olsun.Kadının varlığı size güç versin.Bilin ki Kadının namusu cinselliği ile tanımlanmaz size kadının bedeni üzerinde söz hakkı veren yine sizsiniz biz kadınlar değiliz.Eğitimli,eğitimsiz farketmeden bu güzelim toplumda kadına uyguladığınız psikolojik ve fiziksel şiddeti diler getirmeyen kadınlar sayesinde siz kendinizi daha çok erkek sandınız.Ve Toplumsal Cinsiyet ayrımı yaparak bu günlerin temelini attınız.

Namus cinayetlerinin arttığı bu günlerde bu güne kadar verdiğiniz emekler için sizi alkışlamalıyız.Verilen emeklero kadar büyük ki dayak at sustur, öldür intihar süsü ver,aşağıla bırakıp gitsin gidince namussuz dersin en azından öldürürsün.Kadına karşı işlediğiniz suçları meşrulaştırmaya çalışmadan önce biliniz ki suçlusunuz.Hadi suçlarınızı itiraf ediniz.

Aldattığınız kadınlarınızdan özür dileyiniz.Öldürdüğünüz kadınlardan ne dileyeceksiniz.

Kuma aldığınız kadınlara ne diyeceksiniz? Siz bir kadına erkek olarak nasıl davranmayı bilmiyorken ikinciye ne vereceksiniz.Evliyamısınız siz?Yardımcımı oluyorsunuz iki kadını aynı çatı altında yaşatarak.insanı tüm haklarına el koyarak.Toplumsal Cinsiyet ayrımcısı olmaktan vazgeçmediğiniz sürece bu toplumda biz kadınlardan hiçbir şey beklemeyeceksiniz.Böyle evliliklerden doğan çocuklarınızdan ne hayır göreceksiniz.

Toplum bozuldu derken dönüp bakın kendinize neler yaptığınıza.

Unutmayınız kadınlar sizinle eşittir Hak yolunda da Hak yolunda da.Toplumsal Cinayet işlemeyeniz.Huzurlu bir aile huzurlu bir toplum demektir.Bunun yoluda kadın ve erkek denkliğidir…!


ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ


  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25334 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,013

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Jan 7 2012, 09:11 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


Son yıllarda ülkemizde gündem konusu haline gelen HES ne demektir.? Ülkemiz için HES gerekli midir.? HES lerin faydaları ve zararları elbet ki vardır bunlar nelerdir.? Peki bu konuda millet olarak ne kadar bilinçliyiz.?

HES konusunda da millet olarak bilinçsiziz.Dilim döndüğünce,öğrendiğim kadarıyla yukarıdaki soruların cevaplarını sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Elbette hatalarım olacaktır,yanlışlarımı belirtin ki birlikte doğruları öğrenelim,millet olarak bilinçlenip ülkemiz için doğru olanın peşinden gidelim…Duyarlılığınız için şimdiden teşekkür ederim…

HES NEDİR..?

HES su gücünden faydalanarak enerji elde etmek için akarsulara kurulan Hidroelektrik Enerji Santrali nin kısaltılmışıdır.Hidroelektrik enerji hızla akan suyun enerjisiyle döndürülen elektrik jeneratörlerinden elde edilen elektriktir.Hidroelektrik enerji satralleri içme,kullanma ya da sanayi suyu sağlamak amacıyla ırmakların önü kesilerek oluşturulan baraj göllerinde kurulmaktadır.Hidroelektrik santralin ana bölümleri cebri borular,hidrolik türbinler, jeneratörler,transformatörler ile su akışını ve elektrik enerjisi dağıtımını denetleyen yardımcı donanımlardır.Cebri borular suyu aşağıya doğru türbinlere ileten büyük borular ya da tünellerdir.Türbinler,akan suyun hidrolik enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren makinalardır.Transformatörler üreteçlerden elde edilen alternatif gerilimi uzak mesafelere iletmek üzere çok yüksek gerilim değerlerine yükseltmekte kullanılır.

HES’in FAYDALARI

1. Avrupa Birliği ve UNESCO tarafından çevre dostu oluşu nedeniyle desteklenen küçük ve orta ölçekli işletmeler olan nehir tipi santrallerin özellikle kırsal kesimde istihdam olanakları ve kırsal kalkınma üzerinde olumlu etkileri vardır. İrili ufaklı bu projelerin hayata geçirilmesi kırsal kalkınma sorunun çözümüne büyük katkı sağlayacaktır.

2. Özellikle yörede yaşayan veya o yörede doğmuş insanların veya ilgili kurumların öncülük ettiği projelerin, yöre ekonomisine uzun vadede büyük faydalar sağlayacağı, dışarıya karşı bağımlılığı azaltacağı ve kronikleşmiş sorunları çözeceği aşikârdır.

3. Çevresel atık ve kirlilik söz konu değildir. Çevreye uyumlu, temiz, yenilenebilir, yüksek verimli (% 90’ın üzerinde), yakıt gideri olmayan, uzun ömürlü (200 yıl), yatırımı geri ödeme süresi kısa (5-10 yıl), işletme gideri çok düşük, dışa bağımlı olmayan yerli bir kaynaktır.

4. Boşa akan suların değerlendirilmesi mümkün olacaktır.

5. Maliyet, arz güvenliği, yerli kaynak olması, çevreye uygunluğu açısından da değerlendirildiğinde önemli faydaları bulunmaktadır.

6.Hidroelektrik santrali işletmeciliğinin getireceği ekonomik bağımsızlık sayesinde dışa bağımlılık azalmış olacaktır.

HES’in ZARARLARI

1. Hidroelektrik santralin çalışması için suyunun kullanılacağı derelerdeki doğal hayatın devamı üzerinde zararlar söz konusu olabilir. Bu zararlar derelere yeterli ‘can suyu’ bırakılması ve etkin-yerinde denetim ile giderilebilir.

2. Santral inşası çalışmalarının çevresel tahribata yol açması ve çevreye gerekli özenin gösterilmemesinin yol açacağı tahribat sorunları gündeme gelebilir. Özellikle derenin bir yerden başka bir yere akıtılması için kanalların yapılması esnasında ormanların tahrip edilmesi riski bulunmaktadır.

3. Sulama amacıyla kullanılan dere sularından bu amaçla faydalanma imkânının sınırlandırılmasının veya tamamen ortadan kalkmasının, yöredeki tarımsal üretime olumsuz etkileri olacaktır.

4. Yöre insanının HES’lerin faydaları ve zararları ile ilgili eksik ve yanlış bilgilendirilmesi neticesine oluşacak tepkilerin yol açacağı olumsuz durumlar da dikkate alınmalıdır.

5. Devletin alım garantisi nedeniyle oldukça cazip olan hidroelektrik santral işletmeciliğinin çok sayıda faaliyete geçmesinin, çevresel etki açısından yöreye olumsuz etkileri olacaktır.

6.Hastalıklarda artışlar yaşanabilme olasılığı yüksek.

7.Barajlarda meydana gelecek buharlaşmadan dolayı topraktaki tuzluluk oranı artacak verimli tarım arazilerimizi yavaş yavaş yok edeceğiz.

8.Sismik hareketlerde ve erezyon, sel gibi doğa olaylarında olası bir artış söz konusu.

Maddelerde de görülebileceği gibi faydaları olası zararlar teziyle, hatta tezden de öte gerçekler bunlar, çürütülmüş.Bu yüzden faydaları üzerinde fazla durmak istemiyorum, zaten zararlar faydalarının sözde olduğunu belirtmeye yetmiş.Çevresel atık ve kirliliğin söz konusu olmadığı, boşa akan suların değerlendirilebileceği, ekonomik anlamda dışa bağımlılığın azalacağı belirtilmiş.Ancak zararları okuduğumuzda bunları kabul etmenin mümkün olmadığını anlamamak için kör olmak gerek.Suyun kullanıldığı alanlarda doğal hayat olumsuz etkilenebilirmiş,yeterli can suyu bırakılamayabilirmiş,çevresel tahribat olabilirmiş,yöre halkı fazla bilinçlendirilmiyor neden acaba (?) devletin 25 yıl alım garantisi devlet için bir yük değil midir, 200 yıl ömrü olduğu söylenen bu santrallerin yaklaşık 30 yıllık bir ömrü olduğunu ve bu santralleri yaptırmak için yabancı ülke firmalarının ülkemiz firmalarını taşeron olarak kullandığı da ayan beyan ortadayken ve HES projesi onaylanan bir bölgenin suyunu kullanımının, bildiğim kadarıyla 49 yıl boyunca, TÜM haklarıyla firmaya ait olduğunun neresini kabul edebiliriz..!!!..soruyorum sizlere..??? Ülkemizde şu anda 300 ün üzerinde Hidroelektrik Enerji Santrali Projesi var.Hidroelektrik santrallerin sisteminden geçen suların kalite ve miktarında değişiklik olmayacağından bahsediliyor peki neden projelerin YÜKSEK bir kesimi içme suyu olarak ve tarımda kullanılan akarsular üzerinde yapılıyor..?Barajlarda buharlaşma görülmesinden dolayı toprakta tuzluluk oranının artacağı, verimli topraklarımızın tahrip edilceği konusunda da mı sessiz kalacağız..!! Ecdadımız bu verimli toprakları elde edebilmek için savaşıp kanını dökmedi mi..?? Atalarımızın kanıyla sulanan bu toprakları şimdi elimizle bir hiçe mi dönüştüreceğiz…!!! Uyanıp ayağa kalkmanın, yanlışlar karşısında durmanın, değerlerimizi korumanın zamanı geldi de geçiyor bile…UYAN GÜMÜŞHANEM UYAN…

Yarın doğal alanı tahrip edilen ekolojik sistemi bozulan köy,kasaba,ilçe veya ilin yaşadığınız yer olabileceğini unutmayın…Değerli zamanınızdan bir parça da bize ayırdığınız için teşekkür ederiz…

ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ


  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25333 · cevaplar: 0 · Okunma: 3,461

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Dec 30 2011, 04:23 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


Yılbaşı Süsü ve Çam Ağacı

Resmî yılbaşı her geldiğinde gecesinin kutlanmasının veya o geceye mahsus faâliyet ve eğlencelerden bir kısmına katılmanın İslâm' daki yeri (hükmü) tartışılır. Din hizmetlileri ve muhâfazakâr müslümanlar "bu geceye mahsus bir faâliyete katılmanın câiz olmadığını" söyler, müslümanların böyle bir yılbaşı gecesi yokmuş gibi davranmalarını, normal hayatlarına devam etmelerini ister, bunu tavsiye ederler. Bir kısım modernist İslâm yorumcuları ile amelsiz veya İslâm' ın gerektirdiği hayat konusunda duyarsız müslümanlar ise "dünyanın kutladığı ve eğlendiği bu geceye katılmakta ve eğlenmekte bir sakınca bulunmadığını" söylerler.

Son zamanlarda moda oldu, bir konunun İslâm' daki yeri sorulurken, araştırılırken mutlaka bir âyet veya hadîs de aranıyor. Böyle bir yaklaşımın bilgi eksikliğinden kaynaklandığı kesindir. Çünkü İslâmî hüküm ve değerlendirmenin kaynağı vahiy (âyet ve hadîsler) olmakla beraber, bunların sınırlı olduğu, bir mesele hakkında âyet ve hadîs yok ise (doğrudan, adını ve niteliklerini belirterek meseleyi hükme bağlayan bir nas yoksa) ictihada gidilir. Bu konuda uzman (âlim) olanların bildiği usûle uygun olarak yapılan ictihad ile ulaşılan sonuç da (hüküm ve değerlendirme de) dîne dahildir, İslâmîdir, ictihad eden âlimi ve bilgileri yetersiz olduğu için âlimden sorma durumunda olan diğer müslümanları bağlar.

Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında yılbaşı kutlamaları bulunmadığı için, doğrudan bu konuyu hükme bağlayan bir âyetin veya hadîsin bulunmaması tabîîdir. Ama bizim dünyamızda önümüze çıkan bu konunun çeşitli ictihad yöntemleriyle İslâmdaki yerini belirleyebilmek, hükmünü (haram, mekruh, mübah olup olmadığını) ortaya koyabilmek için yararlanabileceğimiz birçok âyet, hadîs, kural ve ilke vardır.Meselemizin hükmünü araştırmadan önce ne olduğunu açıklamak gerekir. Yılbaşı, tarih başlangıcı olarak müslümanlara ait değildir, Hristiyanlara aittir. Aslında kış gün dönümünü kutlama âdeti çeşitli Asya ve Avrupa putperest (pagan) topluluklarında vardı. Tarihî kayıtlara uygun olmadığı halde Hz. İsa' nın doğduğu gün kilise tarafından 25 Aralık' a çekildi, eskiden beri yapılmakta olan kutlamaların Hristiyanlığa dahil edilmesi hedeflendi. Ancak zaman içinde bu kutlamaya katılan diğer kiliseler aynı tarihte birleşmedi, farklı tarihleri benimsediler. Yılbaşında yapılan Noel Yortusuna (Hristiyanlığa mahsusu bir âyine) adı karıştırılan Noel Baba (Aziz Nichola, Santa Claus) aslında; yani tarihî bir şahıs olarak bir Hristiyan azizi (ermişi, velîsi) dir. Zaman içinde bu azizin tarihi kimliği değiştirilmiş, kendisiyle ilgili birçok efsâne uydurulmuş ve ilk defa 17. asırda Almanya' da Noel Yortusuna karıştırılmış, daha sonra bu uygulama Hristiyan dünyasına yayılmıştır.

Müslümanlar tarih başlangıcı olarak hicreti kullanırlar. T.C. Devleti Hristiyanlara ait bulunan bu tarih başlangıcını resmen benimsediği için bu yılbaşı, aynı zamanda "Türkiye' nin
resmî yılbaşı"dır, millî ve dinî yılbaşı değildir. Bu kısa tarih bilgisinden çıkan sonuç şudur:

  • 2002 yıl önce müslümanların veya Türklerin tarihinde, tarih başlangıcı olacak bir olay geçmemiştir.
  • Hz. Îsa' nın doğum tarihine uygun olmamakla beraber onun doğumu bu tarihin başlangıcı olarak kabûl edilmiş; bundan öncesi ve sonrası için "milattan (İsa' nın doğumundan) önce, sonra" denilmiştir.
  • Hz. İsa biz müslümanlara göre aziz bir peygamberdir (aleyhisselâm), ancak Hristiyanlar onu peygamberlikten çıkarmış, tanrılaştırmışlardır.
  • Noel Baba aslında bizce de saygıya değer bir mümindir (Hz. İsa' nın tebliğ ettiği dîne inanmış ve o din içinde yetişmiş ve ermiştir), ancak dün Hristiyanların, bugün dinli dinsiz Batı' nın Noel Babası, nitelikleri bakımından bu aziz, bu velî, bu mümin değildir. Onun adının karıştırldığı yortu da bir Hristiyan ibâdetidir.

Böylece yukarıda ana hatlarıyla açıklanan yılbaşının, din olarak aslından saptırlmış Hristiyanlığa, kültür olarak da Hristiyan Batı kültürüne dayandığı, onun bir parçası olduğu
ortaya çıkmıştır.

Müslümanlar bu yılbaşını takvim başlangıcı yaparlarsa,yılbaşı gecesinde yapılan âyin veya eğlencelere iştirak ederlerse ne olur?

Yılbaşı dolayısıyla yapılan dinî âyine katılan (Hristiyanlarla beraber bu toplu ibâdeti yapan) müslümanlar en azından haram (büyük günah) işlemiş olurlar. Bu hükmün akla ve vahye dayalı delîllerini zikretmeye bile gerek yoktur. Dinî âyîne katılmadan yılbaşı dolayısıyla toplantı ve eğlence yapan müslümanlar, bu eğlencelerde ayrıca hiçbir haram işlemeseler dahi, kökeni dinî (İslâm' dan başka ve ona göre bugün mûteber olmayan bir dîne dayalı) olan bir faâliyete katıldıkları ve başka dinden olanlara -dinle ilgili bir konuda- benzer hale geldikleri için günah işlemiş olurlar. "Bir din ve kültür topluluğuna
kendini benzetenler onlardan sayılır" meâlindeki hadîs bu davranışı yasaklamaktadır.

Yılbaşı, takvim, tarih, tatil, eğlence, şenlik ve bunlarla ilgili âdetler bir milletin kültürüdür. Kültür din ve ideolojinin bedenlenmesi, ete kemiğe bürünmesidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Eğer birileri din ile kültürü birbirinden ayırmaya, aralarındaki bağı koparmaya kalkışırsa -zor olmakla beraber bunu yapabilirse- kültür ile beraber dîni de değiştirme oluna girmiş olur. Bedenini parça parça kaybeden din gider (milletin hayatından çıkar) onun yerine yeni kültürün dîni veya dinsizliği gelir. Kültür
ile din arasında böyle bir bağ bulunduğuna göre; kültürün değişmesi dîni yakından ilgilendirir. İslâm' ın beş temel amacından biri dîni (müslümanların hayatında İslâm' ı) korumaktır. İslâm' ın korunmasını olumsuz etkileyen bir davranış, bir kültür değişimi, bir kültür taklidi haramdır, bazan bununla da kalmaz dinden çıkma sonucunu doğurur.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Medine' ye göçünce, burada öteden beri iki bayramın bulunduğunu ve bu bayramlarda kutlama yapıldığını öğrendi. Bayramlar, dînin etkilenmesi bakımından önemli kültür unsurları olduğu için bunları değiştirdi ve yerlerine Ramazan ile Kurban bayramlarını tebliğ etti. Daha pek çok hadîste, başka dinlerle ilişkisi veya sembolik değeri/fonksiyonu bulunan âdet ve uygulamaları müslümanlara yasakladı.


ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25331 · cevaplar: 0 · Okunma: 1,907

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Dec 27 2011, 01:03 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


Ceddim Ermeni Soykırımı Yapsaydı, Yeryüzünde Bir Tek Ermeni Tohumu Kalmazdı !

« Ermeni sorunu denilen ve Ermeni milletinin gerçek olmayan isteklerinden çok, dünya kapitalistlerinin ekonomik yararlarına göre çözülmek istenilen sorun, Kars antlaşması ile, en doğru şekilde çözüme ulaştırılmış oldu. Yüzyıllardan beri dostluk içinde yaşayan iki çalışkan halkın iyi ilişkileri memnuniyetle yeniden kuruldu. » (M.Kemal Atatürk)

Ermeni azınlığa Türklerin katliam uyguladıkları yalanı.

Ermeni azınlığa Türklerin katliam uyguladıkları yalanı. ABD’li bilim adamı, Ermeni iddialarının iftira olduğunu belgelerle ispatladı.

Osmanlı’nın yabancı tebaasına ve etnik azınlıklara vermiş olduğu imtiyazlar doğrultusunda Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği altında kalan topraklarda uzun süre yaşamış olan Ermeni azınlık; yerleşim, dolaşım ve ticaret haklarından serbestçe yararlandı.

Bu sistem altında Türkiye’deki Ermeniler, bizzat Osmanlılardan daha fazla haklardan istifade ettiler. Bu azınlıklara, dini vecibelerini kutsal mekanlarında serbest bir şekilde yerine getirme hakkı tanındı. Ermeni cemaatlerinin büyük bir bölümü Bitlis, Erzurum, Van, Sivas ve Diyarbakır ilinin bir bölümünü içine alan, Osmanlı Devleti’nin doğu bölgelerinde yaşıyorlardı.

Osmanlı sınırları dahilinde ikamet eden ehl-i zimmet/gayri müslimlere uygulanan sistem uyarınca Ermeniler, dokunulmazlık haklarından tam olarak yararlanarak; Osmanlı Devleti’nin üst kademelerinde görev aldılar. Bu bağlamda Ermeniler, Başbakanlık ve Bakanlık görevlerine yükseldiler ve bazıları da Büyükelçilik ve Başkonsolosluk yaptılar. Bazıları ise Milletvekili olarak Parlamentoya girdi.

Osmanlı, devlet ve hükümet olarak Ermenileri gözetmiş ve haklarını korumuştur. Katolik Ermeniler devlet görevlerini seçerek almaya başlamışlardır. Bunlardan bir tanesi, Lübnan’a mülki amir olarak atanan ve en yüksek askeri rütbe olan Mareşal unvanıyla taltif edilen Artin Davut Paşa’dır. Osmanlı Devleti 1915 yılına kadar bu unvanı birçok Hıristiyan Ermeni’ye vermiştir.

Ermeniler ticareti ve ekonomik alanlardaki faaliyetlere etkin bir şekilde katılmışlardır. Özellikle İstanbul’da yaşayan Ermeni kolonisi bu alanda, dünya çapında aktif olan cemaatlerin en meşhurlarındandır. Osmanlı Devleti bünyesinde yaşayan Ermeni cemaatleri 3 kısma ayrılır: 1 ncisi Katolik Ermeniler, 2 ncisi Ortodoks Ermeniler, 3 ncüsü Protestan Ermeniler.

Fatih Sultan Mehmet döneminde Bursa Ermeni Piskoposu İstanbul’a çağrılarak Ermeni Patriği sıfatıyla İstanbul’da ikamet etmesi istenmiş ve kendisine Ortodoks Kilisesi Patriğine verilen haklar verilmiştir.

Katolikler, Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Ermenilere karşı aktif bir kampanya yürütmüş ve bu bağlamda bir yandan Fransa öte yandan Papalık, Katolik mezhebinin yaygınlaşması ve Katolik mezhebine dönmeleri için Ermenilere Hıristiyan din adamları göndermiştir. Bunların Ermeni zenginleri ve aydınları arasında faaliyette bulunmaları sonucunda da çok sayıda Ermeni, Katolik mezhebine girmeye başlamıştır. Ancak, bu heyetlerin hedefleri Osmanlı Hükümetini şüphelendirmiştir. Zira Hükümet, Ortodoks Ermenileri desteklemekle birlikte bu heyetlerin faaliyetlerini “Frenk (Avrupa) Entrikaları” tanımlamıştır.

Hükümetin, bu heyetlerin faaliyetlerine karşı tutumu ilgili olarak Ermeniler, Fransa’dan yardımcı olması istenmiştir. Zira Fransa, kendini Doğu ve Asya Arap bölgesinde Katolik Ermenilerin hamisi olarak görmekteydi. Bu doğrultuda çalışmalar sonucunda, Sultan Abdülaziz’in çıkardığı bir fermanla Fransız Konsolosluğu himayesi altında bir “Ermeni Katolik Cemaati” oluşturulmasıyla birlikte Ermeniler,Fransız himayesini elde ettiler.

19 ncu yüzyılın başlarında İngiltere ve ABD tarafından Osmanlı Devleti topraklarına yoğun bir şekilde Protestan misyoner grupları gönderilmeye başlandı. Bu misyoner heyetleri, Ermenilerin gruplar halinde Hıristiyanlığın Protestan mezhebini kabul etmelerinde somut başarılar sağladılar. Hatta 1850 yılında İngiltere tarafından, Osmanlı Devleti bünyesinde bir Ermeni devletinin kurulmasına zemin hazırlayacak ulusal dini bir varlık oluşturulması kararlaştırıldı. Bu gruplar, İngiltere Konsolosluklarının himayesine verildi. Bu gelişmelerde dini yönden çok siyasi yön ön plana çıkarıldı.

Ancak, Ortodoks Ermeni Patriği, Protestan bir cemaatin oluşturulmasına itiraz etti. Nitekim Ortodoks Patriği daha öncede Katolik bir Ermeni toplumu oluşturulmasına karşı çıkmıştı. Çünkü Ortodoks Ermeni Patriği, binlerce Ermeni’nin dini ve maddi yönden kontrolünden çıkmasını istemiyordu. Ancak, Ortodoks ve Protestan Ermeni varlığının bireyleri, Ermeni ulusal duygularının gelişmesi ve Osmanlı Devletinden bağımsızlık talep etme bilincinin oluşması için geniş çapta bir çalışma yaptı.

Ermenilerin kontrolden çıkmasını önleme konusunda Ermeni cemaatler ve mezhepler arasında anlaşmazlıkların çıkması, Ermenilerin 3 büyük ülkeye; İran, Rusya ve Osmanlı Devleti’ne dağılmalarına sebep oldu.

Ermeniler, Rusların propagandalarının etkisiyle Osmanlı Devleti’nden bağımsızlıklarını elde etmeyi beklemeye başladılar. Zira Rusya, Ermenileri, Osmanlı Devleti’nden bağımsızlıklarını almaya ve Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet oluşturmaya teşvik etmekteydi.

Anadolu’nun doğu bölgesinde yaşayan Ermeniler, Anadolu içinde bir Ermeni devleti kurma talebinde bulunuyorlardı. Ancak bu talep, Türkler için büyük bir tehlike arz etmekteydi. Zira Ermeniler, Anadolu’da Kafkasya sınırından başlayan ve Karadeniz’e kadar uzanan 6 vilayette yaşıyordu. Osmanlıların bu bölgeden çekilmesi, Osmanlı Devleti’ni yok olmakla tehdit eden öldürücü bir darbe özelliği taşımaktaydı.

Ermeniler, Osmanlı Devleti’nde varlık aşamasına geldikten, devletin sona ermesi ve çağdaş Türkiye Devleti’nin kurulmasına kadar geçen sürede bağımsızlıklarını elde temek uğruna Müslüman Türklere karşı çok korkunç bir terör uyguladılar. Doğu Anadolu bölgesinde bağımsız bir devlet olma yolundaki arzularını gerçekleştirmek için çok değişik yöntemlere başvurdular. Bu doğrultuda bir yandan dünya kamuoyunu harekete geçirme yolunu denerken, diğer yandan da uğradıkları zararları çok abartılı bir şekilde dile getiriyorlardı. Hatta Müslüman vatandaşlara yönelik şiddet ve terör uygulamaları, ülkede karışıklık çıkarmaları, köy ve kentleri yıkma girişimlerine rağmen davalarına destek olmak için Avrupa ülkelerini kazanma yollarını denemişlerdir.

Rusya ile Osmanlı Devleti arasında 1877-1879 yıllarında yaşanan savaş sırasında Ermeniler,Osmanlı Devleti’ne karşı Rus kuvvetlerinin yanında yer alarak, Rus kuvvetleri bünyesinde savaş birlikleri oluşturdular. Subay, asker ve idareci olarak istihdam edildiler. Savaş, Osmanlı Devleti’nin korkunç yenilgisiyle son erdi.

Ermeniler 1881 yılında Erzurum’da “Baba Topraklarını Koruma Cemiyeti” ismi altında bir Ermeni cemiyeti kurdular. Ermeniler faaliyetlerini sürdürerek 1882 yılında Cenevre’de devrimci bir cemiyet kurarak “Hınçak” ismini verdiler. Hınçak’ın kelime anlamı Haç olup, bu cemiyetin hedefi sosyalist bir Ermeni toplumu kurmaya yönelikti.

Ermeniler 1885 yılında “Ya özgürlük, ya ölüm” sloganı altında Osmanlı Devleti sınırları dışında çalışmak amacıyla “Almanakan” isimli bir cemiyet daha kurdular. Bütün bunların yanında Ermeni devrimciler, Osmanlı toprakları dışında da çalışmalarını sürdürdüler. Çan ve Zil olmak üzere iki direniş hareketinden oluşan gruplar, İsviçre’de eğitim gören Ermeni öğrencilerden oluşmaktaydı. Bu hareketler, gazete çıkararak Osmanlı Devleti aleyhinde yazılar yayımladılar. Londra’da 1889 yılında yayımlanan gazetede yer alan bir yazıda “Bizim anarşist olduğumuz açıktır. Biz Anadolu’da anarşi yaratmak ve şiddet estirmek istiyoruz. Bizim temel hedefimiz bu ülkede bağımsız ulusal bir hükümet kurmak ve geniş kapsamlı siyasi özgürlük elde etmektir” denilmekteydi.

Bu hareketin tüzüğünün 8 nci maddesinde ise, Müslümanları yoketme araçlarının hançer, tabanca, boğma aletleri, zehir olduğu belirtilerek; evlerin ve tesislerin toz dinamit veya barutlu yangın bombalarıyla havaya uçurulması gerektiğine işaret edilmekteydi. Halka açık yerlerde atılan bombalar sebebiyle çok sayıda Osmanlı memuru hayatını kaybetmiştir.

Daha sonra 1890 yılında Ermeni Devrimci Birliği, “Taşnak” ismi altında Rusya’daki Ermenilerden oluşan bir cemiyet kuruldu. Bu cemiyetin amacı, Osmanlı Devleti topraklarına sızarak Müslüman Osmanlı memurlarını sindirmek ve Müslümanlara yönelik toplu katliamlar uygulamak amacıyla intihar timleri oluşturmaktı. Bu tür çalışmalar sonunda durumun gerginleştirilmesi ve daha sonra Avrupa ülkelerinin Ermeni davası lehinde müdahalede bulunması ve sonunda da Müslüman Anadolu halkının yurtlarından kovulmasını ya da katledilmesini takiben bu bölgede sosyalist bir Ermeni Cumhuriyeti kurulması hedefleniyordu. Taşnak Cemiyeti, bu program doğrultusunda İstanbul, Trabzon ve Van’da çok sayıda gizli hücre oluşturdu.

Ermeniler, amaçlarını gerçekleştirme girişimleri doğrultusunda teröre başvurarak Ağustos 1896’da İstanbul’daki Osmanlı Banması’nın Genel Merkezine eylem düzenleyerek bankayı kuşattılar. Kuşatma eylemi yabancı ülke Büyükelçilerinin müdahalede bulunması ve Elçilerin garantisiyle Bab-ı Ali güvence alıncaya kadar sürdü. Bu eylemciler, Büyükelçiler himayesi altında Fransız vapuruyla ülke dışına çıktılar. Daha sonra bazı Ermeniler Bab-ı Ali binasına saldırarak Sadrazam ofisine girip Başbakanı ölümle tehdit ettiler. Bu durum kamuoyunda korkuya neden odu.

Eylemler devam etti ve Ermeniler halka açık yerlere bomba attılar. Sultan Abdülhamit’in Cuma namazına gitmesini fırsat bilen Ermeniler, padişaha suikast düzenlediler. Sultan Abdülhamit’e, Yıldırım Beyazıt Camii’nde atılan bombayla onlarca muhafız ve polis ölmesine rağmen Padişah ilginç bir şekilde kurtuldu. Bu olayda 26 kişi öldü, 58 kişi yaralandı.

Osmanlı Devleti’nde 1890-1904 yılları arasında katliamlar ve şiddet olayları yaşandı. Bu olayların yaşandığı yerler Samsun, Trabzon, Birecik, Harput, Van, Bitlis ve Sason (Muş) illeridir. Bu katliamların en korkuncu 1894 yılında Samsun ilinde gerçekleştirilmiştir. Ermeni devrimciler, vergi toplayan memurlara kılıç ve silahlarla saldırmış, köylere doğru ilerleyerek Müslüman halkı katletmişler, mallarını yağmalamışlardır. Devrimciler bu eylemleri gerçekleştirmekle iki amaca hizmet etmek istiyorlardı. Birincisi, Müslümanları katletmek; ikincisi de Osmanlı Devleti’ne düşman medya organlarına fırsat vermek, Osmanlının imajını Avrupa kamuoyunda karalamak ve Avrupa ülkelerinin müdahalelerini sağlamak için Ermenilerin öldürülmesini sağlamaktı.

Osmanlı makamları bu fitneye, Ermeni köylerini yerle bir ederek son verdi. Bunun üzerine Ermeni yayın organları, katliam haberlerini yaymaya ve Avrupa’nın desteğini almak amacıyla olayı abartmaya başladı.

Olayın büyütülmesine ilk yanıt İngiltere’den geldi. Ermeni davasının başarıya ulaşması için müdahalede bulunan İngiltere, Samsun’da öldürülenler hakkında gerçeklerin ortaya çıkarılması için bir soruşturma komisyonu oluşturulmasını istedi. Bu doğrultuda uluslararası bir komisyon oluşturuldu. Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa ve Rusya bu komisyona katıldı. Bu komisyon hazırladığı raporda, Ermenilerin ülke dışındaki terörist grupların üyeleri ve ajanların tahrikleri neticesinde olay çıkarmaya teşebbüs ettikleri ve bunlara defalarca silah yardımı yapıldığı belirtildi.

Raporda ayrıca, Ermenilerin, Samsun Bölgesinde Müslüman halka katliam uyguladıktan sonra Osmanlı ordusundan kaçmak amacıyla sarp dağlara sığındıklarına ve Osmanlı Hükümetinin olayları bastırmak amacıyla kuvvet gönderdiğine, topraklarını korumak amacıyla Hükümetin girişimde bulunmasının yasal bir hak olduğuna ve basında yer alan Ermeni ölüleriyle ilgili verilen rakamların büyük ölçüde abartılı olduğuna işaret edildi.

Bu raporların etkisi Ermenilere kötü yansıdı. Ermeniler 1895 yılında bu raporu protesto etmek üzere İstanbul’da yürüdüler ve bu raporu hazırlayan komisyon üyelerinin büyük çoğunluğu Avrupa ülkelerinden yetkililer olmasına rağmen yine de Osmanlı Devleti’ni suçladılar.

İstanbul’un Ermeni terör eylemlerinin yapıldığı bir yer haline gelmesi ve çok sayıda Müslüman Osmanlının öldürülmesinden sonra buradaki Büyükelçiler, olayların kontrolünün hükümetin inisiyatifinden çıktığını düşünerek Sultan Abdülhamit’e sıkıyönetim ilan etmesini katliam ve olayların durdurulması için İstanbul’a kuvvet yığmasını önerdiler. Talep doğrultusunda sıkıyönetim ilan edilmesiyle birlikte Ermeni devrimciler eylemlerini Anadolu’ya kaydırdılar. Bunların eylemleri sonucunda Anadolu’da çok sayıda köy ve kent harap oldu. Osmanlı Hükümeti bu olaylar karşısında durmak ve topraklarını korumak amacıyla kararlı bir tutum izledi.

Bazıları bu olaylar sırasında ölen Ermenilerin sayısı hususunda aşırıya kaçarak 200 bin Ermeni öldürüldüğünü iddia ederler. Ancak, bu sırada uluslararası bir müdahale olmaması, Ermenilerde büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu sırada Mısır’daki Milliyetçi Parti lideri Mustafa Kamil, Ermenilerin yaptıkları yıkıma karşı topraklarını savunan Osmanlı Hükümetinin yaptıklarıyla ilgili olarak “Osmanlı idarecileri, Ermenilerin Müslüman halka verdikleri zararlar karşısında kusurludurlar. Ermeni devrimciler, olayları adil bir şekilde değerlendirenlere göre hainden başka bir şey değillerdir” demiştir.

Ermeni sorunu, Türkiye’nin karşılaştığı sorunların en başında yer aldı. Bu doğrultuda 1915 yılında Doğu Anadolu Ermenilerinin Irak’taki Musul’a; Adana Ermenilerinin Şam bölgesine zorunlu olarak uzaklaştırılmaları kararlaştırıldı. Osmanlı Devletinin bu tutumu nedeniyle Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin Müslüman tebaasına karşı terör eylemlerini yoğunlaştırdılar. Ermeniler, devletin büyük kentlerinde Ermeni devrimci cemiyetleri kurdular. Bu cemiyetler, yabancı ülke postalarıyla, yayınladıkları dergi ve broşürleri, devlete karşı ayaklandırmak ve postacılara saldırarak yayınları yırtan köylüleri katlettirmek için Anadolu’daki Ermenilere gönderiyorlardı. Terörist Ermeniler, çiftçi ve tüccar Ermenileri evlerinden çıkmamak ve gizlenmek zorunda bırakıyorlar; aksi takdirde öldüreceklerini söylüyorlardı. Ermenilerin Müslüman Osmanlılara karşı uyguladığı şiddet eylemlerine, Müslümanlar aynı şekilde karşılık vermemiştir.

Ermeni Devrimci Taşnak Cemiyeti 1908 yılında Sultan Abdülhamik yönetimine karşı safları birleştirme, aralarında uyum içinde işbirliği yapma ve ulusal emellerini gerçekleştirme amacıyla Genç Türkler (Jön Türkler) cemiyetine ümit bağlama girişimlerinde bulundu. Bu doğrultuda, devrimci ve şiddet yanlısı kararlar çıkartmayı başardı. Bu kararlar şöyledir.

1. Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesi.

2. Monarşi sistemi yerine Anayasal bir hükümet kurulması.

3. Bu iki hedefin gerçekleşmesi için gerektiğinde devrimci şiddete başvurulması.

4. Olaylar çıkarmak üzere direniş örgütü kurulması ve devlete vergi ödemekten kaçınılması.

5. Abdülhamit yönetimine karşı basında kampanya yürütülmesi.

Cemiyet, bu girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda devletin bütün topraklarını kapsayan etkin bir devrim hareketine başlanması gerektiğini de ilan etti.

Sultan Abdülhamit’in 1908 yılında anayasal hayatta düzenlemeyi öngören ferman yayınlaması, devletin yeni sistem içinde Ermenilerin siyasal hayata katılmalarına zemin hazırlama beklentilerini gerçekleştirmekte ısrarcı olduklarını ilan ederek 14 Ermeni Milletvekili Meclise girdi. Bu Milletvekilleri ulusal beklentilerini gerçekleştirmekte yardımcı olacağı düşüncesiyle oturumlarda kargaşa çıkarıyorlardı.

Rus kuvvetleri 1914 yılında Doğu Anadolu’daki Osmanlı sınırından içeriye girmeye başlayınca, Ermeni gönüllülerden oluşan bir kuvvet Rus güçlerine katılırken Ermeniler Anadolu’da isyan çıkardılar. Bu olaylar üzerine Osmanlı Hükümeti, Osmanlı kuvvetlerine herhangi bir şekilde zarar verecek eylemlerden kaçınmak amacıyla Van, Bitlis ve Erzurum’daki Ermenilerin bu illeri boşaltmasını öngören bir karar aldı. Bu kararda, Ermenilerin Irak’taki Musul kentine göç etmeleri isteniyordu. Devlet, Ermenilerin yolculuk süresince kalmaları için yollarda kamplar kurdu. Savaşın bütün şiddetiyle ağırlığını hissettirdiğini bu sırada bütün bölgelerdeki Osmanlı kuvvetlerine, Kürtlerin, köylülerin ve diğer Müslümanların saldırılarından Ermenilerin korunması için emir verildi. Bu emrin amacı, Ermenilerin göç sırasında güvenliklerini sağlamaya ve yeterli yiyecek vermenin yanı sıra yoluculuk için gerekli ortamın temin edilmesine yönelikti. Bu talimatlar kapsamında, Ermenilerin boşalttığı eve ve işyerlerini kullanan Müslümanlardan kira ödemeleri ve sahiplerinin geri dönmesiyle konut ve dükkanları iade etmeleri hakkında maddeler bulunuyordu.

Osmanlı Devletine karşı önyargılı olanlar, Ermenilerin uzaklaştırılması (tehcir) hareketini Osmanlıların, Ermenileri toplu bir biçimde katletmesi ve yok etmesi olarak nitelediler. Önyargılı kişilerce hazırlanan raporlarda, uzaklaştırma hareketi sırasında Ermenilerin üçte birinin öldüğü ve zayiatın 1.5 milyon olduğu, geriye kalan üçte birlik bölümün yaşamlarına devam ettiği ve diğer üçte birlik bölümün de uzaklaştırma esnasında kaçtığı belirtilmektedir. Bu sözler abartılı ve Osmanlı Devletine karşı önyargılıdır. Bazı ölüm olaylarının olduğu gerçektir. Bu ölüm olayları, Ermeniler Anadolu’dan geçerken vuku bulmamış; Musul bölgesine gidişleri sırasında meydana gelmiştir. Önyargıyla hareket eden bu kişiler, uzaklaştırma olayının Ruslarla amansız bir savaşa giren Osmanlı kuvvetlerinin güvenliği için gerekli olduğunu, savaşın Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı bölgeye yakın yerlerde gerçekleştiğini ve hükümetin, göç ettirme sırasında Ermenilerin tama olarak korunması hususunda emirler çıkarttığını görmezlikten gelmektedirler.

Osmanlı Devletine önyargılı yaklaşanlar Osmanlı vahşetiyle suçlarken; Ermeni teröristler kanlı eylemler düzenliyor, devlet aleyhine siyasi faaliyetlerde bulunuyor ve devlet adamlarına yönelik suikastlere girişiyorlardı.

Ermeniler, gençlerin zihinlerine canlı kalması için her yıl sözde soykırım gününü anmakta ve Osmanlının mirası Türkiye Cumhuriyeti Türklerine karşı kin tohumları ekmektedirler.

ABD’li bir tarihçi, bilimsel belgeleri inceledikten sonra, Ermenilerin iddialarına karşı çıkmıştır. Ermenilerin, 1915 yılındaki göç ettirme sırasında 1 milyon Ermeni’nin öldüğü yönündeki iddialarını yalanlayarak,bu sayının 200 bin civarında olduğunu ortaya koymuştur. Bu ölüm olaylarına bulaşıcı hastalıklar, açlık ve Osmanlı kuvvetleri ile Rus kuvvetleri arasında yaşanan savaşın sebep olduğunu, aynı şartlardan ötürü yine aynı dönemde 2 milyon Müslüman’ın öldürdüğünü belirtmiştir.

Bu olaylar yaşanırken Ermeniler, Türk köylerine yönelik çete savaşı yapacaklarını ilan edip köylüleri katlederek mahsullerini yağmaladılar. Çete savaşı korkunç bir hal aldı. Ermeniler 1920 yılında Anadolu’nun doğu cephesinde saldırıya geçti. Ancak, Mustafa Kemal Hükümeti, Ermeni kuvvetlerine karşı harekete geçmeyi erteleyerek, Erivan hükümetini diplomatik yollarla protesto etmekle yetindi.

1965 yılında Ermeni teröristlerden bir grup, eylemlerini Türkiye dışına taşıyarak Türk Diplomatlarına yönelik suikastlar düzenlediler.

Lübnan’da, 24 Nisan 1965 tarihi, Ermeni katliamının ve Türk yönetiminin Ermenileri Musul’a göç ettirmesinin 50 nci yılı münasebetiyle “yas günü” ilan edildi. Lübnan’ın başkenti Beyrut sokaklarında gösteriler yapıldı ve Ermeni şehitleri anıldı. Katliamı anmalarındaki amaçları ise Ermeni gençlerin kalplerine Türklere yönelik kin tohumları ekmekti. Daha sonra Türklere yönelik şiddet eylemlerinin kapsamı genişledi. 1975 yılında Paris, Londra, Viyana, Madrid ve Vatikan’da Türk Diplomatlara yönelik şiddet eylemleri gerçekleştirildi. Saldırılarda çok sayıda Türk Diplomat hayatını kaybederken birçoğu da ağır şekilde yaralandı.

8 Ağustos 1982 tarihinde ASALA olarak bilinen Ermeni terör örgütü elemanları, Ankara Havaalanına baskın yaptılar. Eylem sırasında bomba ve ağır silahlar kullandılar. Bu baskın esnasında 9 kişi öldü, 82 kişi yaralandı. Bu baskın, Türkiye’nin başkenti Ankara’da güpegündüz yolcu terminalinin kente gelen ve kentten ayrılan yolculara dolu olduğu bir sırada yaşandı. Bu olayda insanların öldürülmesi ve yaralanması, yolcuların paniğe kapılmalarına neden oldu. Bu terör eyleminin arkasında, Türklerin 1915 yılında işledikleri iddia edilen Ermeni katliamının ve göç ettirme olayının intikamını almak amacı yatmaktaydı.

Ermeniler tarafından gerçekleştirilen bu şiddet olaylarına tepki olarak Türk makamları insan haklarına saygılı ülkeleri uluslararası terörle mücadeleye ve toprakların egemenliği haklarına dokunmaya çağırdı. Türkiye bu sırada, terörist örgütü cesaretlendiren ve bu olaylarda kullanılan silahları veren düşman yabancı ülkelerden birini suçladı. Türkiye devamla, terör örgütlerine karşı çetin bir mücadele vereceğini ve bu örgütlerin iç ve dış bağlantılarıyla şebekelerini ortaya çıkarmak için konuna kadar çaba sarf edeceğini açıkladı.

Gizli Ermeni Bağımsızlık Ordusu, 22 Ocak 1983 tarihinde Paris’teki THY Bürosuna saldırdı. Olayda çok sayıda sivil öldü ve yaralandı.

Burada Ermenistan Parlamentosunun 1989 yılında Azerbaycan’ın kuzeyi ve Türkiye7nin doğusu arasında kalan yerleri istediğini de hatırlatmakta yarar var.

Ermeni Parlamentosunun 23 Ağustos 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan etmesi sırasında kabul edilen 11 nci maddede “Batı Ermenistan” ifadesi kullanıldı ve “Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti tarafından Batı Ermenistan’da 1915 yılında işlenen katliam suçunun uluslararası platformlarda tanınması için sarf edilen çabaları destekleyecektir” denildi.

Ermenistan’ın Londra Büyükelçiliği de 1992 yılında Türkiye’nin Trabzon, Erzincan, Sason (Muş) ve Bitlis kentlerinin Ermenistan toprakları içinde gösterildiği bir harita dağıttı.

Bütün bunlara ek olarak, Ermenistan Cumhurbaşkanı Petrosyan’ın başkanlık ettiği Parlamento Tarih Komisyonu’nun yayınladığı raporda “Türkiye sınırı kabul edilemez” denildi.

Bu olayların akışı içinde Türkiye topraklarında ve dışarıda Türk kuruluşlarını yönelik Ermeni terör eylemlerinin tırmandığını söyleyebiliriz .Ermeniler, Ermenilerin Türk halkıyla olan dini, etnik ve coğrafi bağalarına ilişkin geçmişin mirasını Osmanlı Devletinin mirasçısı Türkiye’ye yüklemeye devam etmektedir.

(Bu makale Mısır’da yayınlanan aylık Al-Tasavvuf Al-İslami dergisinde Mayıs 2001 tarihinde Doç. Dr. Huda DERVİŞ imzasıyla yayınlanmıştır.)

ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25330 · cevaplar: 0 · Okunma: 4,402

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Dec 11 2011, 09:38 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


Har vurup, harman savurma.

İnsanların parasını, malını eşyalarını, zamanını ve sağlığını gerektirdiği gibi korumak ve kullanmasına tutumlu olmak denir. Tutumluluk hiçbir zaman cimrilik demek değildir.

Tutumlu insan eşyasını, malını düzenli ve temiz kullanır. Zamanını boşuna harcamaz. Kendisine ve çevresine yararlı işlerle geçirir gününü. Böylece kötü alışkanlıklardan da kurtulur. Mutlu ve güvenli olur.

İnsanlara insan oldukları için sahip olmaları gereken bir takım hakların bulunduğu fikri ilk kez İngiltere’den ortaya atıldı.19. Yüzyılda Amerika ve diğer bir çok ülkelere yayılan bu fikir akımından sonra 1789 Fransız İhtilali Avrupa’da insan haklarının kabul edilmesini ve uygulanmasını sağlamıştır. Amerikan Cumhurbaşkanı Roosvelt ile İngiliz Başkanı Churcill tarafından imzalanıp duyurulan Atlantik Beyannamesinde insan hakları genişletildi. Bu beyannamede insanlara millet, inanç, ırk ayırımı gözetmeksizin herkes için eşit haklar konmuş ve yasaların korumasına verilmiştir.
Yalnızca kendimize ait olanı değil, elektriği, suyu, yiyecekleri, okulda kullanılan eşyaları, bize ait olmayan eşyaları kendimizinmiş gibi özenle korumalıyız. Topluma ve arkadaşlarımıza ait olan eşyalara zarar vermemeliyiz.

Tutum ve yatırım, ülkeler için de önemli bir konudur. Çünkü devletler de gelirleriyle giderlerini dengelemek zorundadır. Bir devlet eğer gelir ve giderlerini iyi ayarlarsa; gelir kaynaklarını iyi yatırımlarda kullanırsa kalkınır, zenginleşir ve hiçbir devlete bağımlı kalmaz.

Yurdumuz cumhuriyet döneminde yeni savaştan çıkmış bir ülke idi. Yurdumuzun her köşesi çok büyük zararlar görmüştü. Ellerinde bir şeyleri kalmayan halk yoksulluk içerisinde kıvranıyordu. Atatürk bu duruma çok üzülüyor ve bu durumdaki halka bir şeyler vermek istiyordu.

Atatürk 1923 yılında İzmir İktisat Kongresini topladı. Bu kongrede yurdun bağımsızlığının korunması, yerli mallar üretilmesi ve kullanılması kararlaştırıldı. Dönemin başbakanı İsmet İnönü 12 Aralık 1929 tarihinde T.B.M.M.’de bir konuşma yaptı. Konuşmasında ulusal ekonomi, yerli malı ve tutumlu olma konularını anlattı.

12 Aralığı kapsayan hafta “Tutum Yatırım ve Türk Malları Haftası” olarak kutlanmaktadır. Cumhuriyet döneminde temelleri atılan kendi kendine yeter bir toplum olmadaki ilk adım bugün de devam etmektedir.

Tutum ve yatırım alışkanlığı küçük yaşlarda kazanılır. Ders araçlarını, giysilerini, harçlığını tutumlu kullanan çocuk bu güzel alışkanlığı büyüyünce de devam ettirir. Küçükken boşa akan su musluğu, gereksiz yanan lambayı kapatan çocuk bu güzel alışkanlığı büyüyünce de devam ettirir. Okul çağlarında zamanı iyi değerlendirme alışkanlığı kazanan insan bu huyundan vazgeçmez. O nedenle çocukları küçük yaşlarda tutumlu olmaya özendirmeliyiz.

Tasarruf yapmak, milli kaynakların işletilmesi, yerli fabrikalar kurulması, paranın dış ülkelere gitmesini önlemek, temel tüketim maddelerini öz kaynaklardan karşılamak, ekonomimizi geliştirmek ve Yerli mallarımızı tanıtmaya çalışmaktır.

Har vurup, harman savurma. sözünü yabana atmamalıyız.Gelecekteki nesillerimize bu toprakları nasıl emenet bırakacağımızı öğrenmeli ve öğretmeliyiz.

Tüm Halkımızın Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası'nı (YERLİ MALI) kutlarım.


ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ


  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25329 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,442

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Dec 6 2011, 11:00 AM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


HAYIR SEVERLİLİĞİ , SEVECENLİĞİ, MİSAFİR PERVERLİĞİ HERŞEYE BEDELDİ

cok zor bir eylemdir.
en aci anindaki birine yaklasmak nasil bir cesaret isidir...
o anda eliniz ayaginiz tutulur, ne deseniz bilemezsiniz.
muhtemelen sacmalarsiniz. nasil dogru kelimeleri secmek mumkun olabilir ki? dogru nedir ki?
o insan aci cekiyor, hem de acisinin bir caresi yok.
ne diyeceksiniz, ne dileyeceksiniz..
bir buruk sozcukler butunu cikar bir sekilde aklinizdan, dusunmeden.
o aciyi siz de hissedersiniz icinizde. anlatamazsiniz.

bir yaziysa yazdiginiz, resmi olmasi icin iyi gunler der bitirirsiniz sozlerinizi. art niyetsiz, baska bir dusunce tasimadan. ve beklersiniz. bir isaret, bir hareket. herhangi bir yardim edebileceginiz herhangi bir istegi olmasini istersiniz. beklersiniz.
bir istek gelirse kosar yaparsiniz.
gelmezse ilismezsiniz, o durumda kimseye ilisilmez.
ama en garibi sudur ki kimseye anlatamazsiniz onun acisini ne kadar icinizde hissettiginizi. anlatamazsiniz. elinizde degildir.

Rabbim cennetle müjdelesin ruhlarımızı hatalarımızı Dualarımızla Affetsin Dualarımızı kabul eylesin mekanımızı Cennetle Müjdelesin Başımız Sağolsun

Çok değerli abimiz HAKKI ÇUBUKÇU'yu kaybetmiş olmanın büyük üzüntüsünü GÜMÜŞHANE olarak yaşıyoruz.Merhum'a ALLAH'tan rahmet ailesine ve yakınlarına başsağlığı dilerim

ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25326 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,071

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Dec 3 2011, 06:31 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


Aşure Günü ve Gecesi Nedir? Ne Anlama Gelir?

Muharrem ayının onuncu günü Aşure günüdür. Muharrem ayı, Kur’an-ı kerimde, kıymet verilen dört aydan biridir. Muharremin birinci günü oruç tutmak, o senenin tamamını oruç tutmak gibi faziletlidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur.) [Müslim]

Bu ayın en kıymetli gecesi de Aşure gecesidir. Allahü teâlâ, birçok duaları Aşure günü kabul etmiştir. Hazret-i Âdem’in tevbesinin kabul olması, Hazret-i Nuh’un tufandan kurtulması, Hazret-i Yunus’un balığın karnından çıkması, Hazret-i İbrahim’in ateşte yanmaması, Hazret-i İdris’in canlı olarak göğe çıkarılması, Hazret-i Yakub’un, oğlu Hazret-i Yusuf’a kavuşması, Hazret-i Yusuf’un kuyudan çıkması, Hazret-i Eyyüb’ün hastalıktan kurtulması, Hazret-i Musa’nın Kızıl denizi geçmesi, Hazret-i İsa’nın doğumu ve ölümden kurtulup, diri olarak göğe çıkarılması Aşure günü oldu.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Aşure günü Nuh aleyhisselamın gemisi, Cudi dağına indirildi. O gün Nuh ve yanındakiler, Allahü teâlâya şükür için oruçlu idiler. Hayvanlar da hiç bir şey yememişti. Allahü teâlâ denizi, beni İsrail için, aşure günü yardı. Yine Aşure günü Allahü teâlâ Adem aleyhisselamın ve Yunus aleyhisselamın kavminin tevbesini kabul etti. İbrahim aleyhisselam da o gün doğdu.) [Taberani]

Öteden beri Kureyş de, Resulullah da Aşure günü oruç tutardı. Medine’ye gelince de yine o gün oruç tuttu ve tutulmasını emretti. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud)

Medine’de aşure günü oruç tutan Peygamber efendimiz, Yahudilerin de oruç tuttuklarını gördü. (Niye oruç tutuyorsunuz?) diye sordu. Onlar da, (Allah’ın İsrail oğullarını düşmanından kurtardığı bir gündür, Musa bu günde oruç tuttuğu için) dediler. Resulullah efendimiz de, Müslümanların bugün oruç tutmalarının sebebini anlatmak için, (Ben Musa aleyhisselama sizden daha layıkım) buyurdu. (Buhari, Müslim, Ebu Davud)

Aşure gününde yapılacak işler:

1- Aşure günü oruç tutmak sünnettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur.) [Müslim, Tirmizi, İ. Ahmed, Taberani]

(Aşure günü oruç tutan o yıl tutamadığı [nafile] oruçlarının sevabına kavuşur.) [Deylemi]

(Aşure günü bir gün önce, bir gün sonra da tutarak Yahudilere muhalefet edin.) [İ.Ahmed]

(Aşurenin faziletinden faydalanın! Bu mübarek günde oruç tutan, melekler, peygamberler, şehidler ve salihlerin ibadetleri kadar sevaba kavuşur.) [Şir’a]

[Yalnız Aşure günü oruç tutmak mekruhtur. Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutmalı!]

Peygamber efendimiz bir gün öğleye doğru buyurdu ki:

(Herkese duyurun! Bugün bir şey yiyen, akşama kadar yemesin, oruçlu gibi dursun! Bir şey yemeyen de oruç tutsun! Çünkü bugün Aşure günüdür.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud]

Peygamber efendimiz, bugün bir hurmayı mübarek ağzında ıslatıp çocukların ağzına verirdi. Çocuklar, Resulullahın mucizesi olarak akşama kadar bir şey yiyip içmezlerdi. Bugün bazı hayvanların bile bir şey yemediği bildirilmiştir. Bir avcı, Aşure günü, bir geyik yakaladı. Geyik, yavrularını emzirip akşamdan sonra dönmek üzere, avcının izin vermesi için, Resulullah efendimizden, şefaat istedi. Avcı, geyiğin akşama kalmadan hemen gelmesini isteyince, geyik, (Bugün Aşure günüdür. Bugünün hürmetine yavrularımızı emzirmeyiz. Onun için akşamdan sonra gelmek için izin istedim) dedi. Bunu duyan avcı, geyiği Resulullaha hediye etti. O da, geyiği serbest bıraktı.

2- Sıla-i rahim yapmalı. Yani akrabayı ziyaret edip, hediye ile veya çeşitli yardım ile gönüllerini almalı. Hadis-i şerifte, (Sıla-i rahmi terk eden, Aşure günü akrabasını ziyaret ederse, Yahya ve İsa’nın sevabı kadar ecre kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)

3- İlim öğrenmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, ilim öğrenilen veya Allahü teâlâyı zikredilen bir yerde, biraz oturan, Cennete girer) buyuruldu. Bu gece ilim olarak, ehl-i sünnete uygun bir kitap, [mesela İslam Ahlakı veya Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye] okumalıdır. Ayrıca Kur’an-ı kerim okumalı, kazası olan kaza namazı kılmalı. (Şir’a)

4- Sadaka vermek sünnettir, ibadettir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, zerre kadar sadaka veren, Uhud dağı kadar sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)

(Bugün aşure ibadet) diye aşure pişirmek günahtır. Aşurenin bugüne mahsus ibadet olmadığını bilerek, bugün aşure veya başka tatlı yapmak günah olmaz, sevap olur. Bu inceliği iyi anlamalı. Tedavi niyetiyle sürme çeken bugün de sürmelenebilir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü ismidle sürmelenen, göz ağrısı görmez) buyuruldu. (Hakim)

5- Çok selam vermeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, on Müslümana selam veren, bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)

6- Çoluk çocuğunu sevindirmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, aile efradının nafakasını geniş tutanın, bütün yıl nafakası geniş olur) buyuruldu. (Beyheki)

7- Gusletmeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü gusleden mümin, günahlardan temizlenir) buyuruldu. (Şir’a)

[Bu sevaplar, itikadı düzgün olan, namaz kılan ve haramlardan kaçan mümin içindir. Bunlara riayet etmeyen kimse, Aşure günü, bir değil, defalarca gusletse, günahları affolmaz.]

Hazret-i Hüseyin, 10 Muharremde şehid edildi. O yüce imamın şehid edilmesi, elbette bütün müslümanlar için büyük musibet ve üzüntüdür. Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali ve Hazret-i Hamza’nın şehid edilmeleri de, böyle büyük musibet ve üzüntüdür. Fakat, Peygamber efendimiz, Hazret-i Hamza’nın şehid edildiği günün yıldönümlerinde matem [yas] tutmadı. Matem tutmayı da emretmedi. Matem yasak olmasaydı, herkesten önce Peygamber efendimizin ölümü için matem tutulurdu. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Matem tutan, ölmeden tevbe etmezse, kıyamette şiddetli azap görür.) [Müslim]

(İki şey vardır ki, insanı küfre sürükler. Birincisi, birinin soyuna sövmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır.) [Müslim]

AŞURE GÜNÜNÜ EN HAYIRLI ŞEKİLDE DEĞERLENDİRMENİZ DİLEĞİYLE

ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25325 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,428

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Nov 27 2011, 01:16 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


NEREYE KADAR ŞİDDET?

Şiddete, şiddetle herkes karşı çıkıyor. Ama bakıyorsunuz ki her gün kadına yönelik şiddet yüzünden yeni yeni sığınma evleri açılıyor. Devlet her gün üreteceği yepyeni önlemlerle vatandaşının özellikle kadın ve çocukların şiddetten korunması için gereken ne ise yapmaya çalışıyor. Aile mahkemeleri, aileyi koruma yasaları, şefkat evleri, sığınma evleri, elektronik kelepçeler vesaire önlemler çabalar hepsi insanı insandan koruma, insanı insandan kollama noktasında alınan tedbirler değil mi?


Her şey iyi hoşta nasıl oldu da bu duruma geldik. İçimizden fışkıran bu öfkenin nefretin kaynağı nedir. Birbirini tamamlayıcı iki unsur olan erkek ve kadın arasında ki bu çatışmanın kaynağı nedir? ”Size en büyük eziyetin cehlinizden geleceğini düşünün “ buyuruyor yüce Allah..Ruhların cinsiyeti yoktur sadece bedenin cinsiyeti vardır o da doğurgan merciinin bilinmesi açısındandır ilahi noktadan insanlara sesleniş “nas” kelimesi çerçevesindedir.Ancak biz insanlar tüm bu ilahi mekanizmayı göz ardı edip kendi kurduğumuz saçma sapan kuralların pençesinde yine cehlimizle birbirine iç ve dış olan kadın ve erkek birbirini ezmeye çalışmakta, eziyet etmekte, hakkını çiğnemekte eşitlik noktasında dengeleri alt üst etmektedir.


Kusursuz yaratılan insan kusurlara abone olmuştur. Nikâh iki ayrı cinsin yapabilecekleri çerçevesinde bir nevi anlaşmasıdır. İçinde hukuk vardır. Kadının elinden kadınlığını alır onu harcamasını ister ve onu gücünün ötesinde işlere zorlarsanız haksızlık ettiğiniz bu insandan nasıl anlayış beklersiniz. Haksızlık ettiğiniz insandan zerre kadar insanlığınız varsa, anlayış bekleme hakkınızın da olmadığını bilmeniz gerekir.


Kadına olması gerektiği konumu, yeri sunabilen erkek; aynı zamanda kendi yerini, çocuklarının da saadet ve iyi yetişme hakkını sağlamış ve korumuş olacaktır. İnsan içinde aynı anda iyi ve kötüyü taşır. Önemli olan iyi yönünü aşılayıp geliştirmek ruhunu bu yönde beslemektir. Hiç aşı görmemiş ağaçtan düzgün meyve almak mümkün müdür? İşte aşı gören, İslami terbiye gören insanlar herkesin; eşinin de, çocuğunun da bulunduğu yeri hakkını tanıyan,bilen insanlardır..

“Birbirinize merhametli olun Ben’de size merhamet edeyim “demektedir yüce Allah Merhametin en güzeli kişinin muhtaç olduğu yere oturtularak hakkının kendine verilmesidir.


Bu günün kadını şaşkınlığından eşitlik aramaktadır Ve bunu yine yazık ki yaratılış amacı olarak kendinden farksız olan erkeklerden talep etmek zorunda bırakılmıştır. Hâlbuki erkek kadının oturması gereken yeri bilseydi bu gün kadın bu şaşkınlıklar içinde savrulmayacaktı. Bu gün ki modern toplum kadına eşitlik hakkı vermekten ziyade kadını bir sömürü aracı olarak kullanmaktadır. İnsanların haklarının sömürülmesinden daha büyük haksızlık var mıdır?


Eşitlik; İslam matematiğinin; muhasebesinin bir sonucudur. Her varlığın hakkını alması olması gerektiği konumda tutulmasıdır. Denge ve adalet bu noktada sağlanır. Hayvanlara bakın gücünce aile yaşamlarına ya da birbirlerinin haklarına nasılda riayet etmektedirler fedakârlık ve yavrularının ihtiyaçlarının temininde pek çok insanca ibretle izlenilmesi gereken örnekleri vardır.


İnsan aile hayatını kurarken bir düşünmeli, kurduktan sonra ise hep düşünmelidir. Heva ve isteklerinin peşine takılarak yuva yıkanların yuvası mı olur. Evini yuvasını abuk subuk sebeplerle yıkan annenin annelik görevi veya sözde babanın yaratacağı viranenin ertesinde mutluluğu bulacağını kim garanti edebilir. İnsan zannetmesin ki heveslerinin peşine düşüp yuvasını yıktıktan sonra mutluluğu yakalayacağını.


Bir kadın ilahi noktada buyrulan kadınlık vasıflarını taşımıyorsa analık zevkini duyamaz Meyhane köşelerinden kalkıp gelen bir baba evladından saygı bekleme hakkına sahip değildir. Her türlü yalanı söyleyen eşinin çocuğunun hakkını vermeyen mesuliyetini bilmeyen anne ve babaların insanız demeye de hakkı yoktur.


Bülbülün emeği gülün üzerinde onu alacaklı kılar. Karganın gonca üzerinde hiç hakkı olabilir mi? Hayvanlaşmış duygulardan, kirlenmiş arzulardan, insanlık noktasında içinde bulunduğu israfa kazanç gözüyle bakmaktan, küfre ilim payesi takmaktan vazgeçmedikçe biliyorum ki insanlığın şafağı hiç sökmeyecek ve insanın, insana zulmü hiç bitmeyecek.


Evimiz varsa bunu görecek gözümüz olmalı.. Evimizi muhafaza edecek mutluluğu ve huzuru korumaya yönelik mesuliyetlerimiz olmalı. Evimizi mutlu edecek muhabbet ve sevgimiz olmalı…

Kocalık ve erkeklık sıfatıyla karısına eziyet eden; erkekten kıyamet gününde kadın adına davacı olacağını söylemiştir bizlere, âlemlere rahmet olarak gönderilen o güzel Peygamber…

Son söz;
Çölleşmiş gönüllerimizin susuzluğunu O’nun hayat veren rahmeti ile kandır Ya Rab!


ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25324 · cevaplar: 0 · Okunma: 1,909

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Nov 24 2011, 08:45 AM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


ÖĞRETMENLER GÜNÜ


Öğretmenlik insanlık tarihinin en anlamlı ve ölümsüz mesleğidir. Ürünü insan olan ve başlı başına bir amaç olmaktan öte, bizleri yüce gayemize ulaştıran bir vasıta olarak görüyorum öğretmenlik mesleğini.

Öğretmenin vazifesi, gücü nispetinde erdemli toplum gayretine katkı sağlamaktır. İnsan yaratılmışların en seçkini, en donanımlısı, en bilinçli olanı; ama aynı zamanda en vahşi, en acımasız, en anlaşılmaz davranışların da sahibi. Onun için insan hayatında eğitim; davranışları doğru yönlendirmede ve diğer hemcinslerinin haklarına tecavüz etmesinin engellenmesinde birinci derecede etkilidir. Öğretmen işlevini yerine getirirken bu önceliği asla ihmal etmemelidir.

“Bir insanı kötülüklerden alıkoyup iyiliğe sevk etmek, üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır” sözü icra ettiğimiz mesleğin ne kadar onurlu ve yüce bir gayeye hizmet ettiğini göstermesi bakımından anlamlıdır.

Kadim değerlerin günübirlik çıkarlara feda edildiği günümüzde bu kutlu sanatı en güzel biçimde icra etmek durumundayız. Bunun için de heyecanımızı diri tutmalı ve ideallerimizi yeniden kuşanmalıyız.

Karşı karşıya kalacağımız bütün durum ve şartları aşarak ruhumuzu her şartta diri kılarak başarıya ulaşabiliriz. Hayat taşıyıcı uğraşları soylu bir sadelik içerisinde, bir yürek soyluluğu içerisinde, yoğun bir sabırla sürdürmeliyiz.

Kazanılması gereken asıl büyük servet; para, şöhret ve makamdan öte erdem ve bilgeliktir. Yüreğimizi, ruhumuzu en büyük erdemlerle tezyin ve teçhiz etmeli ve bu amaçlarımızdan vazgeçmeden yolumuza devam etmeliyiz.

Evrensel medeniyet kulesi de hiç şüphesiz bu onuru taşıyan fedakâr ve cefakâr öğretmenlerimiz sayesinde yükselecektir.

Bu vesile ile bütün öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutlarım.


ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25323 · cevaplar: 0 · Okunma: 1,873

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Nov 16 2011, 10:13 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


HAYAT YOLU

Hayat yolculuğu kendi içinde birçok ilginçliklere sahiptir. Aslında hayat, belirlenmiş bir yörünge üzerinde devam eden bir döngüdür. Bazen bir doğrultu, bazen bir daire, bazen bir elips, bazen bir hiperbol ve bazen de parabolik bir yörünge olabilmektedir. Bir yörüngedeyken diğerinde olma şansı ve ihtimali de yok. Ama hangi yörüngede bulunulursa bulunulsun, bu, hayat için dayanılmaz bir kısıtlamadır aslında. Fakat her hayat yörüngesinin insana verdiği farklı bir haz da yok değildir. Bazen de hayat, sabit ve sade bir güzergâhtır. Bazen mavi denizlere yelken açılıp, gökyüzünde bulutlarla sohbete edilir. Bazı hayat yolculuklarında ise tüm konforlar hazırken, bazılarında ise sıkıntılar bedava.
Hayatın farklı tik tak’ları da yok değildir, trenlerin sesleri gibi. Aslında trenin tik tak’ları kaba olsa da başlangıçta, bir süre sonra seni kendi ritmine esir eder ve siz, o seslerin içinde en derin hülyalara bile dalabilirsiniz. Hayallerin derin boşluğunu beyaz bulutlarda yaşatır adeta. Bu boşlukta neler yoktur ki: çocukluk, gençlik, öğrencilik.

Başlangıçta tek düze gelen bu hayat tarzı sizi sonsuzluğun ufkunda bayraklaştırabilir de.Öyle ki, esen rüzgârlar sizi kendi doğrultularında uçurur. Uğradığınız her ufuk ayrı bir hayata açılan kapı gibidir. Öyle bir kapı ki, ölümü ve yaşamı aynı solukta hissettirir insana. Her soluğunda önce doğar, sonra da ölürsünüz. Belki de kendi zindanıyla iç içe yaşar insan, hani o “dört zindan” gibi… Tutunulan ne bahçenizdeki asmanın dalıdır, ne de yastığınız kuş tüyündendir. Cennet de bu bulutlardan daha çok mu uzakta veya cehennem nerede? Bu kısıtlanmış yörüngelerden başka bir yere gitme şansımız, cesaretimiz ve gücümüz var mı, bilmiyorum; ama bu yörüngelerden uçma ihtimali her an var. Ve bunu düşünmek bile oldukça negatif. Zira bu düşünce insanın içinde hayata dair ne kadar pozitif düşünce varsa yok etmekte.

Birçok defa da birlikte olduğunuz yörüngelerdeki insanların sıkıntıları basar sizi. Asık suratlar, kaba davranışlar, anlayışsızlıklar ve daha birçok şey. Hangi yörüngede olursanız olun sizi daima merkeze çeken bir kuvvet ile sizi kendinden iten başka bir kuvvetin etkisinde mutlaka olacaksınız. Güneş dahi bir sistem dâhilinde tüm yörüngelere çekim uygularken, güneş sistemini etkileyen birçok farklı sistemlerin de etkisindedir. Öyleyse böyle bir mekanizmanın işleyişi karşısında şapka çıkarıp eğilmekten de öte, ona bu kuvvet eşitliğini sağladığı içinde ayrıca şükranlarımızı sunmamız gerekmez mi, her fırsatta?

Her hareketin başladığı ve bittiği bir yer vardır. Başlamak nasıl bizim dışımızda ise bitişi de bizden bağımsızdır. Bu irade üstü bir işleyiştir. Birde hayatın ara istasyonları vardır; hat değiştirmek istenildiğinde inilen. Bazen gelmesi gereken trenin geç geldiği veya hiç gelmediği yaz kış beklenilen ara istasyonlar. Bazen de rayların son bulduğu istasyonlar vardır ki, orası son duraktır. Ya kalırsınız, ya da aynı yoldan dönersiniz. O istasyonlardan öte yol yok mudur? Mutlaka vardır, ama bu yeni yol başka bir yoldur artık. Sizin hayallere daldığınız hazda bir yolculuk sunmaktan belki çok öte bir yoldur. Hayatı sevenler hazzından huzur bulduğu yolu tercih ederler. Huzur bulamadıkları yolda yürümeye devam edenler için bir tanımlama var mı, bilmiyorum.

Belki de, Mesut'a erzak olan balığını unutturup geri döndüren güç, onların da bir noktadan geri dönmesini sağlayabilir. Her yolun yolcuları başka başka olduğu gibi, cümleleri ve kelimeleri de başka başkadır. Başka yerlerde farklı zamanlarda kaybettiğimiz kelimeler bu yolculuklarda çok farklı anıları dahi hatırlatabilir. Hani o uykulu anınızda duyduğunuz “mola” sesi ya da, trende uykudayken “pişmaniyeeee” sesi gibi. Bir kelime biter başka bir kelimeye hazırlık yapar durursunuz farkında olmadan.

Hayat böyle bir yolculuktur işte… Bilmediğiniz mekânlarıyla, insanlarıyla ve korkutuculuğuyla; bazen de haz verici hayalleriyle. Hani birçok defa anlamadığımız cümlelerin arkasından sık tekrarları yaparız ya, hayat yolunun da bunun gibi sık tekrarları vardır. Her nedense nüfuz etmeye çalışırız yanımızdakilere, upuzun yolculuklar esnasında.
Bizi kendine çekenle, kendinden itenin arasındaki ince dar yolu anlamak çabasına sığınarak... Düşünür dururuz, bu yolun uçurumunun neden sonra başladığını; ama çok defa da hatırlayamayız. Bazen uçarız ya da, uçtuğumuzu sanırız; konduğumuzda aynı yerde olduğumuzu görünceye kadar. Yörüngelerin tek düzeliğinden yorulsak da elinizden bir şey gelmez çok defa. Bizi taşıyan vagonun teker seslerine alışmak zorundayız. Ama bazen de bu seslerin eşliğinde bir çift turnanın kanatlarında dönmemek üzere havalanırız.

Hayat yolu bu, nasıl seyredilir belli olmaz.

ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25321 · cevaplar: 0 · Okunma: 1,874

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Nov 5 2011, 01:01 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


BİR KURBAN ANISI

Bayramlarımıza has,güzel sevinçlerimiz vardır hepimizin..Hüzünle arkamızda bıraktığımız Ramazan'lar,sevinç ve heyecanla karşıladığımız Kurban Bayram'larımız vardır..
Çocukluğumuzun en güzel anıları gizlidir bayramlarımızda. Ramazan Bayram'larında öptüğümüz eller,samimi kucaklaşmalar, yediğimiz şekerler,küçük yaşımıza rağmen tuttuğumuz "oruç"ların mükafatı olmuştur adeta. İşte böyle bir anıydı..

Kurban Bayramı öncesiydi,kurban pazarlarına gidilip, kurbanlıklar seçiliyor ve herkes elinde bir hayvanla dönüyordu.. Bu duruma en çok sevinenler de genelde biz çocuklar oluyorduk. Adeta evlerimize bir misafir geliyordu.. O sene bizim eve gelen misafir,alışılagelenlerden farklıydı. Misafirimiz;tatlı mı tatlı,kınalı bir koyundu.
Önceleri meraklı meraklı süzüyordum yeni misafirimizi..Tabii o da ürkek ve masum bakışlarıyla tanımaya çalışıyordu beni.Başını ilk okşamamla,kınalı koyunumuz da atmıştı üzerinden yabancılık hissini. Hemen babamın getirdiği samanları ellerimle sundum ona. Tedirgin bir şekilde uzattı ağzını samana ve sonra anladı ki,bu elden korkulmazmış.Kısa zamanda dostluğumuz pekişti.Sabah-akşam koyunumuzun yanındaydım.Onu seviyor,onunla oynuyordum. Anlıyordum ki,Rabbim Kurban Bayramıyla sadece büyüklere değil benim gibi küçük yüreklere de bir şeyler öğretiyordu.

"Yaratılana sevgi duymak..."
Kınalı koyunumla güzel günler geçirirken,birden bir haberle irkildim ! Günler,bayram arifesini gösteriyormuş,bu da demekmiş ki; kınalı koyunumuz yarın "kurban edilecek !.."
Gözyaşları içinde babama sorabildiğim tek soru; "Ama neden ?.." di. Babamın,duygularımı anladığının farkındaydım.Belli ki o da yaşamıştı bu olayın benzerini. "Çünkü.." dedi ve devam etti babam;

"Biz Allah(CC)'ı bu şirin kurbanlıktan daha çok seviyoruz.Emin ol yavrucuğum,ben de seviyorum kınalı koyunumuzu..ama biz sevdiğimiz şeylerden,Allah(CC)'ın yolunda vazgeçmekle emrolunduk.Sen merak etme,kınalı koyunumuz Rabbi için kurban edilmeyi çok istiyor." Bu nasıl olurdu ? kimse ölmeyi arzu eder miydi acaba?
diye düşündüm.Muhakkak ki kimse ölümü tercih etmezdi. Ama burada her şeyden daha çok sevdiğimiz Rabbimiz söz konusuydu.Ben bu yaşıma rağmen sevdiğim için-annem-babam için ölmeyi göze almaz mıydım?Elbette göze alırdım.Ama yine de babamın dediklerini tam olarak anlamamıştım,her şeyden habersiz nir koyuncuk,nasıl kurban edilmekten memnun olacaktı ki !.. Ve bayram günü gelip-çatmıştı.Yeni alınan elbiselerimi giyerken,ilk defa bu kadar mutsuzdum.Kınalı koyunumuz,bayram namazından sonra "kurban edilecekti."

Mutsuz ne hüzünlü bir vaziyette bayram namazına gittik babamla. Namazın ardından minik ellerimi Rabbime uzatıp,şöyle dua ettim; "Ey Rabbim ! şu güzel bayram gününde neden bu kadar hüzünlüyüm biliyorsun.Beni sevindir.Kınalı koyunumuz birkaç saat sonra Senin için kurban edilecek.Babamdan öğrendim,böylelikle Sana olan sevgimizi kanıtlayacakmışız..bunun için seviniyorum ama kınalı koyunumuz için çok üzülüyorum Rabbim !.." Namazdan sonra eve gittik.Babamlar kınalı koyunumuzu sanki düğüne hazırlar gibi hazırlıyorlardı.Bu,ayrılık vaktiydi.. Gözümden süzülen yaşları babamdan gizliyordum ama Rabbim görüyordu mutlak. Babam önde,koyunumuz ve ben arkada,kesim yerinin yolunu tuttuk. Kesim yerine geldiğimizde ben çok tedirgin olmuştum,koyunumuz hiç de öyle görünmüyordu.Bekliyorduk..biz kesim sıramızı.. koyunumuzda kurban edilme sırasını bekliyordu.. Sonunda sıra bize geldi..Babam bana; "Sen dışarıda bekle.." dedi..Ben de; "Hayır !" dedim.."hayır onu izlemek istiyorum !" Babamın bütün ısrarlarına rağmen içeriye girmeyi başarmıştım. Kınalı koyunumuzla beraber iki koyunu da ayaklarını bağlayıp yatırdılar.Yandaki iki koyunu kurban edeceklermiş önce.
O iki koyun kurban edilirken,ben bakamayıp yüzümü döndüm,şimdi sadece kınalı koyunumuzu görebiliyordum.Baktım ki o başını yerden kaldırmış ve arkadaşlarının kurban edilişini izliyor.. "Hayır...!" diye bağıracaktım ama bir an her şeyi anlamaya başladım. Kınalı koyunumuz o sahneleri izlerken o kadar huzurlu bakıyordu ki !..benim içim huzurla doldu.Ona ot verdiğimde gözlerinden okuduğum memnuniyetten öte bir şeydi bu bakışlar.Sonra sıra ona geldi..o sanki kesecek kişiyi uğraştırmamak için başını yere uzattı..
Ya Rabbi o nasıl teslimiyetti !..Bir an beynimde bir ışık parladı.Demek doğruymuş;bir canlı için Allah(CC) adına kurban edilmek en büyük neş'eymiş ! Demek annelerimiz başımızı okşarken boşuna; "Seni Yaratana kurban olayım" demezlermiş..Sonraları okuduğum Hz.İbrahim(a.s.)'ın kıssasını çok iyi anlamıştım.

Anlamıştım;
Allah(CC)'ın emrine teslim olan İbrahim(a.s.)'ı.. İbrahim(a.s.)'a teslim olmuş bıçağı.. Bıçağın altında kurban olma sevincini yaşayan İsmail(a.s.)'ı.. İbrahim(a.s.)'ın bıçağının neden kesmediğini ve Rabbimin kurbanlık bir hayvan vermesini..de anladım.. Her şeyden öte,anladım ki,Rabbim almak için değil,vermek için ister.
Rabbim sadece sevgimizi kanıtlayacak bir işaret ister. Yoksa her şeyi yaratan Rabbimiz ne yapsın bizim kestiğimiz kurbanı ! Evet ! Rabbimiz kurbanımızı almamıştı ama bize,sevabından, kendisinin sevgisine çok şeyler vermişti.. En önemlisi,bana çok güzel bir bilinç vermişti..

Kurban olduğum Rabbim,Sana göklerdeki yıldızlar,yerdeki varlıklar sayısınca,Sana kurban edilenlerin kanları çokluğunca şükürler olsun !...

Selam ve dua ile Allah(CC)'a emanet olunuz..

ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25317 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,075

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Oct 13 2011, 09:19 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


ER KİŞİ OLMAK KOLAY DEĞİL


İnsan bazen merak ediyor, birbirimizi neden anlayamıyoruz ya da ne kadar anlamaya çalışıyoruz. Bu basit bir soru mu? Aslında basit gibi görünüyor, yani anlamak, hani hep akıllıyız ya hep anlarız biz, ama maalesef öyle değil, insan olmak çok zor gerçekten, yani en başta sorumluluk sahibiyiz ve yapmamız gerekenler ve yaptıklarımız işte bu çizgiyi ayırt etmek yani daha doğrusu kesiştirmek ne kadar da zor. Akıl sahibi olmak kadar zor şey mi var?

YOK elbet

Yani sanırım her insan haklı olan kişi olmayı çok ister ama genelde bir haklı vardır. Ve bu durumda genelde karşı tarafın haklılığını sanırım hiçbirimiz kabullenemeyiz. Çünkü: evet sen haklısın demek, öyle her kişinin yapacağı türden bir davranış olmasa gerek. Ancak er kişiler farkına varır yaptığı hatanın ve bundan ders almanın. Keşke bu bahsettiğim vasıfları tamamen ben de taşıyabilsem fakat er kişi olmak da zor.

Hepimizin hayattan bıktığı zamanlar olmuştur ama mutlaka olmuştur, yani ben olmadı diyebilecek birini tanımıyorum, işte bu anlarda ne olur tepkimiz hep merak konusu olmuştur bende. Ya kendimizi öldürmekle tehdit ederiz ve bunun sanki son çare olduğunu düşünürüz ve kaçarız…

Ama nereye kadar diye sorsalar!

Hiç! Evet, sadece bir hiç.

Sebebini bile bilmediğimiz bir hiç uğruna kaç kişiyi incittik acaba ve kaç kalp parçaladık Hayat 2 dakika da bitiriliverecek kadar basit bir oyun mu ki hiç kaygı olmadan ve hiç bir şeye aldırmadan, tamamen tepkisiz ve tabiri caizse bir ruh gibi yaşarız. Olanlar çok mu basit?

Ya da bizi neden bu kadar ilgilendiremez hiçbir şey?

Hep doğru olmayı, varlığımızı varlığına armağan etmeyi öğretirler bize. Ve kimse de çıkıp karşı gelmez buna. Prosedürler o kadar çoktur ki burada, kimse takmaz bunların davranış olup olmamasına. Onlar için klişeleri yeni nesle aktarmak önemlidir ve savaşı kazanmış bir serdar edasıyla boy gösterirler etrafta, aslında onlarında umurunda değildir birilerinin anısına bir yığın insanı toplayıp sürü gibi yürütmek ama yaparlar işte.

Yine çok merak ettiğim bir konudur: neden hep doğruyu telkin eden o temsil insanlar yanlış yaparlar, bize hep sigara içmenin ne kadar da kötü olduğundan bahsederler ama bir bakmışsın elinde tütün ve muhabbet oldukça adice. Hiç düşünmez mi acaba bu insanlar yapmadığını söylemek ne kadar tesir eder? Ya da bir gün yapmadıkları nasıl karşılarına çıkar?

Hım; belki anlamsız gelir size bu sözler ve belki de deli saçması. Ama bildiğim şeyler bunlar.

Sanırım hata yapmak kadar normal bir şey yoktur ama yaptığı hatayı davranış edinmek ve ısrarcı olmak bana hiç de masum görünmüyor. Hele “ Türküm, doğruyum, çalışkanım “ diye bizi avaz avaz bağırtanlar yok mu, acaba kaç kişi o günden bugüne Türk doğru ve çalışkan olarak kalabildi, farkında değiller miydi, her sabah zorla okutulan bir şeyin sıkıcılığının. Ve davranışa dönüşmeyen her bilginin, raflar dolusu okunmayan kitaplardan farksız olduğunun.
Aslında yaptıklarına değil sözüm, sen dediğimizi yap ama yaptığımızı yapma zihniyeti, hayır, artık o eski saf insanlar yok karşılarında, yeni bir nesil var ve değişecek muhteşem bir toplum. Yeter ki birazcık olsun anlayış.


ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25314 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,038

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Oct 2 2011, 11:23 AM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


İŞTE ,EN GÜZEL CAVEP

Pırıl pırıl ütülü giysili, misler gibi parfüm kokulu, saçları taralı, dişleri fırçalanmış adamı, kadını sevmek kolaydır.
Aslında aşk, aynı insanı, sabahın körü uykudan uyandırdığındaki en sinirli hali ile de kabul edebilmek, aynı tuvaleti bir dakika arayla kullanabilmek, diz yapmış pijamalarla kanepede yastıklara sarılıp sızmışken bile şefkatle okşayabilmektir.

Buna katlanamayanlar zaten aşık değillerdir. Bu durumda evlilik hoşlandığın insana karşı olan duygularını öldürüyor diyebiliriz.
Zira aşıksan, aynı havayı solumak bile zevk verir. Hep beraber olmak istersin. Banyodan gelen su sesi bile onun evde olduğunun işaretidir ve huzur verir.
Ütülediğin gömleğin ona ne kadar çok yakışacağını düşünürsün. Pişirdiğin yemeği ne çok seveceğini hayal edersin. Bin tane ayakkabısı varken bin birinciye sahip olmaktan mutlu olacak diye, istediğin gömleği satın almaktan vazgeçersin. Zamanla almaktan çok, bir şeyler vermekten mutluluk duyduğunu keşfedersin.
Evlilik müessesinin kurulmasında sevmenin, aşkın ne kadar önemi varsa evlilikten sonra ortaya çıkan sorunlar ve kişilik özelliklerini verdiği sıkıntıların aşkı öldürmemesi bir o kadar önemlidir.

Sevmek ve aşkın önemi, ben seninim ve sana aidim diyebilmenin fazileti burada başlıyor, “katlanabilmek”. İşte bu sözcük çok sihirli bir sözcüktür ve birçok sorunu, anlaşmazlığı ortadan kaldırıverir.
Ben GÜMÜŞHANELİYİM demek, sözcük olarak söylenmesi gayet basit ve kolay. Ama GÜMÜŞHANELİ gibi davranmaya, GÜMÜŞHANELİ gibi yaşamaya gelince bu hiçte kolay değil. Hissetmek başka yaşamak başka şeylerdir. Bir çoğumuz hissettiklerimizi ya yaşayamıyoruz, yada yaşamaya çalışsak bile beceremiyoruz.

GÜMÜŞHANELİ olmak GÜMÜŞHANE’de en iyi şekilde yaşamayı istemektir. Doğal güzellikleriyle, çevresiyle, esnafıyla, yollarıyla, trafiğiyle, sosyal imkânlarıyla, zorluklarıyla, insanlarıyla, iyisiyle, kötüsüyle hepsini kabul ederek yaşamayı becerebilmektir.
Yeri geldiğinde yanlışları görmek, yeri geldiğinde doğruları gösterebilmektir. GÜMÜŞHANE’de yaşamak sadece kötüleri görüp yaygara koparmak, battık bittik edebiyatı yapmak değildir. Kötüleri görmek ve onarımı için üretken olmak gerekir. Yani; tabiri caizse elini taşın altına koymak gerekir. Kendine paye çıkarmak için uzaktan ahkâm keserek, yaygara koparmanın ne kendine nede GÜMÜŞHANE’ye ve GÜMÜŞHANELİ’ye bir çıkarı olamayacaktır.

GÜMÜŞHANELİ’yim demek GÜMÜŞHANE’ye sahip çıkmakla olur, yerden yere vurup, birilerine ben adamı böyle rezil ederim demekle değil. Bağırmakla kimseye duyurmak istediğini duyuramazsın. Önemli olan duyulmaya değer şeyleri söyleyebilmektir. Boş tenekede ses çıkarır ama bir farkla, onun çıkardığı sadece gürültüdür ve insanlara rahatsızlık verir.
Boş teneke olup rahatsızlık vermek yerine, mantıklı, üretken olmak, lâf bazı değil çözüm üreten, GÜMÜŞHANELİ olmaya lâyık birey olmaktır.
GÜMÜŞHANELİLİK; sadece GÜMÜŞHANE’yı sevmek değildir.
GÜMÜŞHANELİLİK; GÜMÜŞHANELİ’yım diyenlerle arkadaşlık, sırdaşlık, ortak hesaba sahip mudilik, ayrı kökenlerin birleşmesi, başı hatırlanmayan bir akrabalık ilişkisidir.
Kısaca GÜMÜŞHANELİLİK; evlilik ilişkisidir.
GÜMÜŞHANE’den sürekli şikâyet edenler ise evliliğe tahammül edemeyenlerdir.



ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25311 · cevaplar: 0 · Okunma: 1,773

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Aug 24 2011, 03:17 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


Öğretmek Sevmekle Başlar....!


Bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallelerine göndermiş ve o bölgede yasayan 200 erkek çocuğunun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti. Öğrenciler hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını dile getirmişlerdi.

Bundan tam yirmi beş yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü tesadüfen bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve ayni çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi.
Öğrenciler, o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan 176'sinin olağanüstü bir basari gösterip, avukat, doktor ya da işadamı olduklarını ortaya çıkardılar.

Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yasadıkları için, her biriyle buluşma sansı oldu.
"O koşullarda nasıl bu kadar basarili oldunuz?" sorusuna verdikleri cevap hep ayniydi: "Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı. Onun sayesinde."

Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti. Hala hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hala dinç duran bir yaşlı kadın buldu. Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahallelerden kurtarıp, basarili birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu.

Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi:
"Çok basit" dedi, "Ben o çocukları çok sevdim."

ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25293 · cevaplar: 0 · Okunma: 1,929

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Jun 16 2011, 02:24 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


Kaldırım işgali...

Her sokağın başında, her dükkânın önünde, kâh kaldırımın üstünde kâh asfaltın (yolun) üstünde bir reklâm tabelâsı. Sorarsanız sözüm ona yük almak yada boşaltmak için gelecek olan araçlarına yer tutuyorlar.

Oysa çoğunun araçla filan işi de yok hani, maksat muhabbet olsun dostlar alışverişte görsün. Bu arada çaktırmadan reklâm işini de aradan çıkarı vermek maksat.
Buraya kadar iyi güzel de, hemen yakın bir yerdeki dükkândan alışveriş yapmak için kısa bir duraklama yapmak isteyenin vay haline. Boş yer bulacağım diye GÜMÜŞHANE caddelerinde deli danalar gibi dolaşıp durursun, yada 100, 200 metre ileride bir yer bulursan park edip tabana kuvvet gerisin geriye gelirsin.

Neden?

Yer mi yok?


Hayır yer var, var ama işyeri sahipleri tarafından reklâm tabelâlarıyla bu yerler rezerve edilmiş durumda. Sanki babasının tapulu malıymış gibi sahiplenmiştir. Hele bu tabelâları bir çekmeye kalk bakalım.”hop birader koy onu yerine, git başka yere park et, birazdan bizim araba gelecek” “ çok fazla işim yok on dakika sonra gelirim n’olur idare edin” dersiniz. Cevap hazır; bizim araba yolda birazdan burada olur, ben senimi arayacağım, çek kardeşim arabanı başka yere park et” cevabını alır yol boyunca rezerve edilmemiş boş bir alan ararsınız.

200 metre ilerde boş bir yer bulup tam park etmeye kalkarsınız, kaldırımı işgal etmiş manavın sesini duyarsın, “kardeş park edecek başka yer mi bulamadın, karpuzların üstüne çıksaydın bari” bakarsınız evet haklı, çünkü karpuzlar dükkânın içinde değil kaldırımın üstünde, üstelik kaldırım almamış yola taşmış.

Burası kaldırım, karpuz sergisi yeri değil ki dersiniz, ama şamar gibi cevap gelir ardından “burası park yerimi, git kendine park yeri bul kardeşim, çek arabanı tezgâhın önünden” Sanki Gümüşhane’nın her yerinden park fışkırıyor. Oysa topu topu işiniz 10 dakikadır, fakat siz yarım saattir dolaşıyor ve halâ kendinize park edecek bir boşluk bulamamışsınızdır.
Ha birde ukalâlık edipte, “kardeşim senin bu kaldırımları işgal etmeye hakkın mı var” derseniz; yanılıp ta. İşte sana cevabı “elbette var, ben belediyeye dünya kadar işgaliye harcı ödüyorum, istediğim yere malımı koyarım sana ne” cevabını alırsanız hiç şaşırmayın.

Peki haklı mı?

Haklı herhalde, baksanıza bu güne kadar bu kaldırım işgalleri azalacağı yerde çoğalıyor. Neredeyse her köşe başındaki kaldırımlar manav dükkânına dönmüş durumda.
Böyle giderse Gümüşhane’de açılan SALI pazarlarının yerini, Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi ve Pazar pazarları kurulmuş olacak.


ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNİKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25281 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,559

kaderimsin29
Mesaj Tarihi: Jun 10 2011, 09:25 PM


Profesyonel Üye
***

Grup: Üye

İleti: 428
Katılım: 30-April 05
Nereden: gümüşhane
Üye No: 53


En büyük nimet olan sağlığımızı sürdürebilmemiz için hiç şüphesiz toprak, hava ve suya ihtiyacımız vardır. İnsan hayatında sağlık ne kadar önemli ise üzerinde yaşadığımız yerküre için Rabbimiz’in koyduğu denge o kadar önemlidir. Kur’an-ı Kerim’de “Allah göğü yükseltti ve dengeyi koydu, sakın dengeyi bozmayın’’ [1] buyurmaktadır. Ama biz insanların umursamazlık, sorumsuzluk ve nemelazımcılıkları, sadece kendimizi değil çevremizi de tahrip etmektedir. Yüce Rabbimiz’in, “İnsanların kendi işledikleri kötülükler sebebi ile karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Vazgeçip dönerler diye, Allah (c.c) yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattıracaktır’’[2] meâlindeki âyeti kerimesi akl-ı selim sahibi olan bütün insanlığa en açık bir uyarıdır.


Günümüz teknolojisinin gelişmesi ile beraber sanayi ve kozmetik atıklarının hiçbir önlem alınmadan çevreye atılması gibi çevreye karşı işlenen çok ciddi suçlar sonucunda doğal zenginliklerimiz ve çevremiz tahrip edilmektedir. Soframızda içtiğimiz su, teneffüs ettiğimiz hava kirlenmekte; yağan yağmurlar, ekim yapılan alanlar kirlenmektedir. Bütün insanlar bu kirlilikten ve bu kirliliğin meydana getirdiği çeşitli hastalık ve ürün kayıplarından şikâyet etmekte, bilim adamları da küresel bir tehlikeye dikkat çekmektedir.
İçinde bulunduğumuz yüz yıl içinde meydana gelen 10 büyük doğal felaketin 9 tanesinin son 10 yılda olması çok düşündürücüdür. Özellikle küresel ısınma sonucu dünyanın bazı yerlerinde sel felaketleri olmakta, bazı bölgeler buzul çağını yaşamakta bazı ülkeler ise ise kuraklıkla kavrulmaktadır.

Kendimize bir soralım: bu kirlilik ve felaketler konusunda biz masum muyuz? Hiç mi sorumluluğumuz yok? Dürüst ve samimi Müslümanlar olarak bunun muhasebesini yapalım. Kirletmeyelim, tahrip etmeyelim. Şunu asla unutmayalım ki, çevreye zarar vermekle, su vb. nimetleri israf etmekle hem bugünün hem de gelecek nesillerin haklarını ihlal etmekteyiz. Kul hakkının önemini bilen müminler olarak çevreye karşı daha duyarlı ve sorumlu olmalıyız. Böylece canlı ve cansız tabiata karşı görevimizi yapmalıyız. Ormanlarımızın yangınlara karşı muhafaza edilmesi için çaba göstermeliyiz, hatta bir ağaç da biz dikerek çevremize karşı sorumluluğumuzu yerine getirmeliyiz.

Değerli kardeşlerim

Evimizi sokağımızı, çevremizi temiz tutmak Mümin olmamızın gereğidir. İşimiz dinimize aykırı olmasın. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) “Bana ümmetimin hayır ve şer, bütün amelleri gösterildi. İyi ameller arasında, rahatsızlık veren bir şeyin yoldan atılması da vardı. Kötü amellerin arasında gömülmeden yere bırakılmış tükürük de vardı’’[3] buyurarak çevre konusunda ne kadar dikkatli olmamız gerektiğine dikkatimizi çekmektedir.

Resûlullah Efendimiz “temizlik imanın yarısı dır” buyurmuş [4], evleri ve iş yerlerini temiz tutmayı tavsiye etmiş[5], sıkıntı ve zarar verecek şeyleri yollarından kaldırmayı[6] imanın bir gereği olarak ifade buyurmuştur. Bizlere yakışan, bu güzellikleri kendimiz, çocuklarımız, geleceğimiz için hayata geçirmektir.

1- Rum 30/41. 2-Müslim ,Mesacid 58. 3-Müslim taharet 1, Tirmizi Daavat 86.5-Tirmizi Edeb 41. 6-İbn Mâce, Edep 7.


ELVAN SARI
ÇEVRE TEKNIKERİ
  Forum: Sorunlar · Mesaj Önizlemesi: #25276 · cevaplar: 0 · Okunma: 2,019

17 Sayfa V   1 2 3 > » 

New Posts  Yeni İletiler Var
No New Posts  Yeni İleti Yok
Hot topic  Yoğun Başlık (Yeni İleti)
No new  Yoğun Başlık (Yeni İleti Yok)
Poll  Anket (Yeni Oy Var)
No new votes  Anket (Yeni Oy Yok)
Closed  Kapalı Başlık
Moved  Taşınmış Başlık
 

Basit Görünüm Tarih: 24th March 2019 - 09:36 AM

Alt Başlık

Data Alanı Alt