Kutlu (mukaddes) değerlerin söndürülmeye veya kutlu olmaktan çıkarılıp dünyevîleştirilmeye çalışıldığı bir zamanda, dünyevî ve ne kadar –seviyesine göre- boş ve faydasız şey varsa, onlar kutlanmaya başlandı.

Kutlama günleri öyle bir yönde seyrediyor ki “ilk diş çıkarma yıl dönümü”, “ilk yere düşme ve kendi başına kalkma yıl dönümü”, “ilk tanışma ve bakışma yıl dönümü”... diye giderse şaşmayacağız ve bunları da tıpkı diğerleri gibi normal hatta zorunlu göreceğiz. Bu gidişle senenin günleri de yetmez olacak, bir güne birkaç kutlama sıkıştıracağız.

Okullarımızda bile artık eğitimden çok kutlama var. Nasıl mı!? Ta okul öncesi eğitime de hâkim olan kutlama ve mezuniyet (!) törenleri, sadece birkaç saatlik bir gösteri değil; bunun en az iki üç aylık bir hazırlık devresini de dahil edersek, eğitime nispetle ne kadar bir zamanın bu işlere harcandığını görebiliriz. Oysa ki “mezun”, izin verilen demektir. Yani bu kişi bu alanda gerekli bilgi ve tecrübeye sahip olduğu için bu işi yapmaya izinlidir. Peki, bunu hepimiz “mezun” olanlarımız için gönül rahatlığıyla söyleyebilir miyiz? Tamam, herkes her şeyi bilemez, ama mezun olunan alanda asgari şartlara bile sahip olmamak anlaşılabilir bir durum mudur? Daha da önemlisi; bilmek için, işini layıkı vechile yapmak için bir dert ve niyetin içinde miyiz? Öyleyse mezun olmakla diploma almak arasında önemli farkı fark etmemiz gerekiyor.

Meseleye bir de başka bir yönden bakalım. Üzerinde pek düşünmediğimiz “geçme notu” var. Ülkemizde genel olarak, geçme notu 100 üzerinden 45-50 arasında. “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.” sözünü söyleyen biz değilmişiz gibi, yarım bilgi ile diploma veriyoruz. Bile isteye yarım mezun ediyoruz. Oysa nasıl ki doğrunun yarısını söylemek doğru söylemek değilse, bilginin yarısı da bilgi olmasa gerek.

Artık hayatın her bir veçhesinde öyle bir duruma geldik ki her şeyin eğlenceli olmasını istiyor,  ciddiyete gelemiyoruz. Eğlenceyi her alana taşımak istiyoruz. Ya da şöyle diyelim: Her şeyi eğlenceye dönüştürmek istiyoruz. Ders eğlenceli ise seviyoruz. İbadette bile eğlence arıyoruz.  Nefsin arınması, kusurlarını fark edip düzeltmesi için meşru kılınan şer’î ahkâmı bile nefsimize pay arama vesilesi haline getirmek istiyoruz. Oysa ebedi hayat ciddi ve kelimenin tam anlamıyla gerçektir. Dolayısıyla ciddiyet ister.  Oyun ve eğlenceler bu ebedi hayata vesile olan dünyada yemekteki tuz gibi olmalıdır. Hâsılı, bu hayattan daha ciddi bir hayat bizi bekliyor.  Orada pişman olmamak için biraz ciddiyetimizi takınmak zorundayız.

Neden bir türlü bu gaflet halinden kurtulamıyoruz. Uzun uzun tahlil edilebilir, çok şeyler söylenebilir. Lakin özü şu olsa gerek: Çok mutluyuz ve rahatız. Bu rahatlığı fani dünyada yakaladığımız müthiş gaflet trendine, hakikatten uzaklaşmamıza, ölümü değil hatırlamak, hatırlatan herkese ve her şeye savaş açmamıza borçluyuz. Geçmiş âlimlerimiz o muhteşem tespitiyle, “Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen, o seni batıl ile işgal eder.” Bu kadarla kalsa iyi. Üstüne bir de bâtılı hak olarak dayatır, bu hizmetin karşılığını da şeytana ve onu avenesi olan tüketim dinine, yani kapitalizme köle yaparak ister.

Bizleri ebediyet ve selamet yurduna çağıran Rabbimize itaat yerine nefsin hevâsına tâbi olunca, nefis terbiyesine yanaşmayınca, insanlar olgunlaşamıyor büyüyemiyorlar, sadece oyuncakları ve oyunları değişiyor! Âlemlerin Rabbi huzurunda hesabını veremeyecekleri şeylerin peşinde koşup hayatlarını hiçler uğruna tüketiyorlar.

Nefis terbiyesinden geçmeyen, hevaya, şehvete odaklı bu zamanda ergenlik yaşı düşüyor, ama olgunluk yaşı yükseliyor. Şöyle ki ergenlik yaşının düştüğünden bahsediyor araştırmacılar; ama bunun karşısında olgunluk yaşının otuzu çoktan geçtiğini, hatta hayatımızdan çıkıp gittiğini görmenin karamsarlığı ümitlerimizi gittikçe azaltıyor.

Daha da ötesi, artık “klasik günahlar” insanları kesmiyor; yeni günahlar icat etmeye yahut klasik günahları “farklı” bir formatla icra etmeye yöneliyorlar. İnsanların zekâsı muazzam derecede çalışıyor, ama bu çalışma kesinlikle tersine işliyor, şerre doğru, felakete doğru. Kısa vadeli menfaatlerin, uzun vadede bir felakete sebep olacağını göremeyen günümüzün “zekâ” sahibi insanı, “akıl”dan ne kadar uzaklaştığını maalesef fark edemiyor.

Mesele hakikaten hayati bir öneme sahip. Bütün peygamberler, âlimler, yol göstericiler hep ikaz ettiler, ediyorlar. İnşaallah, bu Ramazan bereketiyle Rabbimiz bizlere uyanmayı, gafletten sıyrılmayı nasip eder.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner345

Gümüşhane Pestil Köme