MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ

Mevlana Celalettin-i Rumi, Anadolu Selçuklu Medeniyetinin bize bıraktığı büyük bir mirastır. 13. yy’ın bayraklaşmış mutasavvıflarındandır. Şems-i Tebrizi Hazretleri, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli hep aynı pınardan beslenmiştir. O pınar İslam ahlakıdır.

Bu öyle bir pınardır ki ondan Allah aşkı, Peygamber sevgisi ve Türklük şuuru akıyor ve bütün gönülleri serin sularıyla ferahlatıyordu. Düşenlere dost, düşkünlere aş, açıklara bez görevi görüyordu. Türk mutasavvıflarının piri olan Hoca Ahmet Yesevi’nin Anadolu erenleri olan Mevlana ile Yunus Emre ile Hacı Bektaş-ı Veli ile ne kadar iftihar etsek azdır. Onlar Anadolu’muzu bize yurt kılan kültür elçilerimizdir. Onlar Türk milletinin gönlünde İslam’ı nakış nakış işleyen birer manevi önderdir.

Bu yazımda yukarıda adlarını andığımız büyük karakterlerden Mevlana’yı ele almayı düşünüyorum. Mevlana sıfatı, onun dindarlığına ve insancıllığına işaret etmektedir. Rumi kavramı ise; Anadolu anlamındadır. Bu ad ile anılmasının sebebi henüz 5 yaşında iken Horasan’ın Belh kasabasından babasının göçerek, Karaman ve sonra da Konya’ya yerleşmesi ve bütün bilgi, birikimini burada kanamasıdır.
Medrese eğitimini burada aldı. Babası ölünce bütün sevenleri Mevlana’nın etrafında toplandı. Yalnız Konya’dan değil; Orta Doğu’nun pek çok yerinden gelen öğrencileri vardı. Bir gün Şems-i Tebrizi ile karşılaşır. Onun değimiyle şaşkına döner. Onunla yakıcı bir sohbete dalar. Şems-i Tebrizi coşkun bir ırmak; çılgın bir rüzgârdı. Cezbeli bir dervişti. Sözleri hayret vericiydi. Mevlana, o güne kadar ne öğrendiyse hiçe saymaya başladı. Ve o günden sonra yanmaya hazır bir çıraya dönmüştü.

Allah aşkıyla yandı gönlü. Allah aşkından tutuldu dili. Allah için konuştu ve yalnız Allah için sustu. Şöhretin kasıp kavurduğu kalbi o günden sonra iki büklüm oldu. Dünyalık ne varsa sıyrıldı onlardan. Allah’a giden yolda ne kadar engel, ne kadar düşman varsa bir bir kurtuldu onlardan.

Yalnız iman kalmıştı içinde ve yalnız Allah aşkı sarmıştı bedenini… Kendi değimiyle; ülkenin zahidi iken, ellerini çırpan bir deli âşık haline gelmişti. Her fani gibi bir gün Şems-i Tebrizi de öldü. Mevlana ışığını kaybetmişti. Aylarca yüreği yandı. Bu kayıp onu bambaşka bir olgunluğa taşımıştı.

Mevlana, yeni bir tasavvufi dereceye ulaşmıştı. Artık ismiyle müsemma idi. Erenler makamında sonsuzluk tahtına oturmuştu böylece. Bundan böyle Anadolu erenlerinden biri olmuştu. Anadolu ereni olarak anılmak ona yakışmıştı. Karış karış Anadolu insanı onu benimsemiş ve gönüllerde taht kurmuştu.

Hayatının son yıllarında namını duymayan kalmamıştı. Ölümüyle bütün Türk illeri yasa boğulmuştu. 17 Aralık 1273 yılında Mevlevilerin “Şeb-i Arus (Vuslat Gecesi) dediği büyük buluşma gerçekleşmişti. Âşık, maşukuna kavuşmuş büyük düğün günü gerçekleşmişti. Mevlana, büyük ve asıl sevgiliye kavuşmuştu. Cenaze töreninde her din, her ırktan Anadolu insanı onu bir araya gelmişti. Mevlana hazretlerine ait olup olmadığı tam bilinmemekle birlikte Türk insanının aklında ve gönlünde her geçen gün derin bir iz bıraktı.

“Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
  İster kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
  Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergahı değildir,
  Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel..."

Türk yurdu Horasan’ın Belh kasabasında başlayan yaşamı Karaman’da olgunluğa ermiş ve nihayet Konya’da sona ermişti. Bugün “Yeşil Türbe” gönüllerin ve hoşgörünün adresi olmuştur. Mevlana, hiçbir kalıba ve figüre sığmayacak kadar engin bir dünyadır. Bir ayrıntıyı burada dile getirmeden edemeyeceğim. Şöyle ki o, Mevlevilik tarikatının kurucusu değildir. Ne de semah dönmüştür. Bu her iki değerimizi de onun ölümünden sonra arkasından gelen oğlu Sultan Veled ve torunu sistemleştirmiştir.  Bugün Mevlevilik, bütün dünyaya hoşgörü, sevgi ve umut aşılamaktadır.

Mevlana hazretleri taçsız bir maneviyat sultanıdır. Çocukların dostu, yoksulların ve evsizlerin sığınağıdır. Yaşadığı dönemde adaletten ayrılan yöneticilerin korkulu rüyasıdır. Hak ve adalet yolunda gözünü budaktan sakınmayan bir Alperen’dir.

Mevlana, bir mutasavvıftır. Hümanist değil… Bu iki kavram arasındaki farkı iyi bilmek gerekir. Tasavvufta evrenin özü ve temeli bir ve benzersiz olan Allah’tır. Oysa Hümanizmde evrenin özünde insan ve bu insanın en büyük değeri olan akıl vardır. Mevlana, yaratılan ne varsa hepsini yaratandan dolayı sever, hoş görür. Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Pir Sultan Abdal hep bu yolun yolcularıdır. Hepsi de aynı medeniyetin, aynı çağın erenleridir. Mevlana Celalettin-i Rumi, “Ruhum var oldukça ben Kuran’ın kölesiyim. Ben Hz. Muhammet’in ayağının toprağıyım. Eğer benim sözlerimden bundan başka en ufak bir şey bile aktaracak olsa o kimseden ve sözünden incinir, tiksinirim.” der. Şiirlerinde temel görüş, tek varlık olan Allah’tır. Allah’a duyduğu aşk ve hoşgörüsü onu engin bir sevgiye eriştirmiştir. Sözlerime Mevlana için yazdığım bir şiirimle son vermek istiyorum.

“Sen hoşgörü âleminin incisi,
  Sende Haktan süzülen bir ışık var.
  Sen gönüller sultanının aşığı,
  Sende Rahman diye çarpan bir kalp var.

Sen güzellik makamının gözdesi,
Sende sönmeyen bir aşk ateşi var.
Sen Muhammet yolunun pervanesi,
Sende Yesevî ocağının közü var.”

Aklınız ve gönlünüzle yolunuz açık; alnınız ak olsun.
Muzaffer ARSLAN
YORUM EKLE