ÖZLEM

Yıkılmış harman duvarına, çökmüş samanlığına baktı. Dolu dolu oldu gözleri. İki damla yaş süzüldü yanaklarından Emine Nine’nin.

Ne günlerdi o günler… Gem tahtasının üzerinde döndüğü günler. Çocukluğunda hep söylediği cümleleri yineledi içinden. “Harman oldu, saman oldu, gelen geçen bizim Altun’a kurban oldu”. Altun, çok sevdiği öküzün adıydı.

Öğle saatini dar beklerdi. Harmanda, buğday sapları ters döndürülecekti anne ve babası tarafından, kendisi de bir saat dinlenecek, yakıp kavuran güneşten kurtulacaktı. Akşam da samana dönen saplar toplanacaktı. “Tığ” olacaktı harmanın ortasında. Harman makinesi kurulacak.

Babası, bıkmadan yorulmadan harman makinesinin kolunu çevirecek, “pat pat” sesleri ortalığı tutacak. Annesinin yabayla makinenin ağzına attığı saman, pervanelerle savrulacak, samanlar, mereğe giderken, kendisi de makinenin altına akan buğday tanelerlini durmadan çekecekti. Her çektiği buğday taneleri kendileri için ekmek olacak, bulgur olacak, yemek olacaktı.

Kolay değildi, o incecik parmaklarıyla buğday tanelerini çekmek. Habire akıyordu taneler.Kollarında derman kalmazdı. Sabahın alaca karanlığını buldukları da olurdu. Uyur kalırdı, çektiği buğday tanelerinin üzerinde. Makinenin içerisinde yığılırdı buğday taneleri. Yorgun baba, makinenin kolunu bırakmadan, kızgın bir şekilde bağırırdı, “kızım çeksene buğdayı”.

Soluklanmayı dar gözle beklerdi. Harmanın kenarında naylon leğenin içerisindeki soğuk suya konulan karpuzdaydı aklı. Anası karpuzu kestiğinde ilk dilimi kendisine vereceğini biliyordu. Hadi baba, soluklan da yiyelim şu karpuzu. Acaba nasıldı bu geceki karpuz. Ama babası hep iyi karpuz getirirdi çarşıdan. Babam, kötü karpuz almaz, dedi kendi kendine.

Gece yarısına doğru tığın çoğu gitmişti. Buğday tanelerini çektiği kilim, altın sarısını andıran yığına dönmüştü. Babası, bıraktı makinenin kolunu. “Hanım” dedi, ben samanı mereğe iteyim, sen de Emine ile buğdayı çuvallara doldurun.”

Oh, karpuza nihayet sıra geldi.

Baba samanı mereğe itelerken, annesiyle kilim üzerinde yığılmış altın sarısı buğday tanelerini doldurdular çuvallara…

Saman tozundan sadece gözleri parlayan babasının yanına ibriği alarak koştu. Elini yüzünü yıkayan babası “Bir şey kalmadı. Biraz gayret edersek sabaha kalmaz, bir saat içerisinde bitiririz” dedi.

“Bu seferki karpuz büyük bey” dedi anası.

“Olsun, sen bir kesiver”

Oh nihayet…

İlk dilimi anası yine ona verdi. Kıpkırmızıydı. Çekirdekleri de tam siyah. Hemen dişledi. Karpuzun suları ağzının kenarından akmaya başladı bile. “Yavaş kızım, boğulursun” dedi babası.

Bitmişti karpuzun kırmızı bölümü. “İyice ye” dedi anası.

“Bu sene bereketli sene”

“He bey”

“Ambarlar dolacak”

“Dolar”

“Öf, özledim şimdiden sıcak ekmeğin içindeki tereyağını. Şöyle bandıracaksın. Yanında da bir tas yoğurt”

“O da olur”

“Mis gibi kokusu yayılacak”

“Yayılır”

“Komşulara da yarım yarım vereceksin ki, onlar da yoğurduğunda sana versin”

“Hep öyle yapıyoruz, unuttun mu”

“Unutmadım da. Öylesine dedim… Hava da serinledi”

“He”

“Sabaha kalmaz, bitiririz”

“Bitiririz”

Şu anamla babam ne güzel konuşuyorlar, dedi kendi kendine Emine. Hiç kavga da etmiyorlar.

Yavaş yavaş uzaklaşıyordu anne ve babasının konuşmaları, gözleri kapanıyordu. Kalktı, buğday çuvallarına yaslandı.

Komşularının harman makinesinin pat pat sesleri geliyordu.

Onlar da uzaklaşıyordu.

Öylece uyuya kaldı.

(devam edecek)

YORUM EKLE