FATİH SULTAN MEHMET HAN-3

Bin bir türlü sırlarla dolu olan bu Fetihte, surların dibinde bir başka güzellik daha tecelli ediyor ve vücudu delik deşik olarak kızgın yağlarla kavrulmuş Ulubatlı Hasan'ın simasında tatlı bir tebessüm yayılıyordu. Çünkü bu Mübarek asker, Şehit olmadan biraz önce, surların tepesinde Fahri Kâinat Efendimizi görmüştü... Çünkü o kadar yara bere içerisinde onun surların tepesine çıkacak mecali kalmamıştı. Hz. Muhammed ona, surların tepesinde görünerek: “Gel gel” deyince, o bütün ağrılarını unutmuş ve Sancağı tepeye ulaştırmış, Resul-ü Ekrem'e gülümseyerek Şehit olmuştu. Çünkü İki Cihanın Serveri Hz. Muhammed, Hadisinde Fethi Müjdeler de orada olmaz mı? Allah'ın Ordusunu yalnız bırakır mı? Fatih, Ulubatlı'nın yerde Gül gibi açılan çehresini ve yanan vücudunu görünce, üzerine kapandı, onu kokladı, ağladı ve: “Mana Kardeşim Benim, İstanbul Sana Değer miydi?” dedi. İşte Dava Arkadaşlığı böyle olmalıdır.

Muhasaranın 50. günüdür. Fatih sabırsızlanıyor, canı sıkılıyor. Bursalı Ahmet Paşa'yı çağırıyor; “ Git Hocam Akşemseddin Hazretlerine söyle, fetih müyesser olacaktı, bir türlü olmuyor, ne zaman olacak, öğren de gel.” dedi. Akşemseddin, Fatih'e şu mısraları gönderir:“Yarı şu kapıdan Hisar'a yürüyüş ola. İzn-i Hüda ile dahi, Feth nasip ve müyesser ola. Ezan Sedası ile Sur'un içi dola... Gün doğmadan, Gaziler Sabah Namazın Hisar içinde kıla...” dedi ve şunları ekledi: “Git Sultanıma söyle, 28 Mayıs 1453 Pazartesi günü Hz. Muhammed'in doğum günü. Asker'e istirahat versin, kimse top atmasın, gece kimse uyumasın, namaz kılsın, silah bakımı yapılsın. 29 Mayıs Salı Sabahı bütün Asker hücuma geçsin. Fetih nasip olacaktır.” dedi. 


Fatih, Hocası Akşemseddin ve Molla GÜRANİ, İstanbul kapısından içeri girerken, Bizans'ın ileri gelen Patrikleri “Şehrin Altın Anahtarını” vermek için heyecanla beklemekteler ve aralarında konuşurken; “Fatih şu 22 yaşındaki delikanlı mı, yoksa şu aksakallı ihtiyar mı? ” diyerek birbirine sorarlar; “Olsa olsa şu aksakallı ihtiyardır, çünkü delikanlıların karı değildir.” derler ve anahtarı Akşemseddin'e sunarlar. Akşemseddin, gözünün ucu ile Fatih'i göstererek: “Fatih ben değilim, Fatih O'dur.” der ve Patrikler Altın Anahtarı Fatih Sultan Muhammed Han'a sunarlar. Fatih Sultan Mehmet o anda yeryüzünün en ağır kumandanı: “Asıl Fatih ben değil, Manevi Fatih Hocam Akşemseddin'dir, Anahtarları ona verin...” dedi. Ve Anahtarlar Akşemseddin'e teslim edildi. Bizans Kadınları yol boyunca Fatih ve Askerine Çiçek attılar, Şarkılar, Şiirler, İlahiler okudular...

Cihan padişahı Fatih Sultan Mehmed'in derviş olma talebini geri çeviren Akşemseddin'in, sultanın kırılması karşısında verdiği cevap çok önemlidir: "Dervişlikte bir halet vardır ki, eğer lezzet alınırsa, saltanat işlerinden kesin olarak el çekmek lâzım gelir. Memleketin işleri ihtilâl bulur. O takdirde, hem siz ve hem de biz vebale gireriz..." (Solakzâde Tarihi, c. I, s. 273) Şeyhin bu sözleri karşısında teselli bulan Fatih, ikibin altın göndererek onu taltif etmek ister. Fakat Akşemseddin bu parayı kabul etmez ve geri gönderir.

Padişah bir gün Akşemseddin'in çadırına girmiş, ancak şeyh hiç kımıldamadan öylece yerinde oturmaya devam etmiş. Bu hale çok üzülen padişah, Ahmed Paşa'ya: "Şeyh bize kıyam etmeyip yerinden kımıldamadığı için hatırım kırılmıştır ve gönlüm mahzundur." diye yakınmıştır. Akşemseddin'i iyi tanıyan Ahmed Paşa, padişaha şeyhin bu hareketini şöyle izah etmiştir: "Bu büyük fetih, önceki padişahlara ve mübarek ecdadınıza müyesser olmayıp size nasip olmakla, sizde bir çeşit gurur müşâhade eylemiş, bu yüzden riayet ve tazimde kusur göstermiştir. Gerçekten maksatları sizden o gururun izalesine gayret gösterip ayağa kalkmadı." Bu izah üzerine rahatlayan padişah gece yarısı Akşemseddin'i ziyaret etmiş ve kendisiyle sabaha kadar sohbet edip sabah namazını da Şeyhle birlikte eda etmiştir.

İstanbul'un fethini, sadece bir şehrin zapt edilmesi olarak değerlendirmek doğru değildir. İstanbul'un fethi, imanın küfre, adaletin zulme, ilmin cehalete, hoşgörünün kabalığa galip gelmesidir. İstanbul'un fethiyle, Osmanlı Devleti bir cihan devleti olmuştur. Osmanlı medeniyetinin temelleri fetihle birlikte atılmıştır. Bu muhteşem medeniyetin ışıkları asırlarca dünyanın gözünü kamaştırmıştır.

Bütün Osmanlı Padişahlarının rüyası olduğu halde Fatih Sultan Mehmed Han’a nasip olan İstanbul’ un fethi olayının sebeplerini sayarken birçok maddî sebebin yanında bir tarikat ve tasavvuf erbabı olan Ak Şemseddin Hazretlerinin, gözyaşı ve dua dolu yakarışlarını saymamak ve tasavvuf gerçeğinin Osmanlı Devleti üzerindeki etkilerini görmezden gelmek mümkün değildir.

Fatih’in vefatı, Türk milletini büyük mateme gark etti. Ölüm haberi Roma’ya ulaşınca, İtalya’da toplar atılıp günlerce şenlikler yapıldı. Zulüm altında inleyen Bizans halkına insanca bir hayat sağlayan Sultan bunu hak etmiyordu. Oysa Papa, bütün Avrupa kiliselerinde üç gün çanlar çaldırıp, şükür ayini yapılmasını emretmişti. Bugün de medeniyetin beşiği olduğunu iddia eden batılı milletler, İslam’ın parlayan yüzüne çamur atmakla meşgul. Papanın haddini aşan ukalalıkları, Avrupa’nın çeşitli yerlerinde yayınlanan Hz. Muhammed karikatürleri alçakça eylemlerdir.

Fatih Sultan Mehmet, genç yaşta Ak Şemseddin’in eğitimini almakla İslam’ın nuruna erişmiş ve “ben” duygusuna hiçbir zaman yenik düşmemiştir.

Çünkü o; şuuru ve cengâverliği şan ve şeref abidesi Sultan 2. Murat’tan…

askerî kabiliyetini vezir Şehabeddin Paşa ve Zagnos Paşa’dan…
ilim ve iman derinliğini Ak Şemseddin’den…
medeniyetlerarası kültürel zenginlikleri Bizans ve İtalyan hocalarından…
devlet adamlığı tecrübelerini ise ehil insanlardan oluşan danışmanlarından almıştır.
fethettiği ülkelerde cehaleti silen, ortaçağ Avrupa’sının karanlık mazisine son veren islâmın nuruyla medeniyetleri aydınlatan iman ve vicdan adamıdır. Bu vicdanın kaynağı ise yüce dinimizin mukaddes kitabı Kur’andır.

AKLINIZ VE GÖNLÜNÜZLE YOLUNUZ AÇIK; ALNINIZ AK OLSUN.
YORUM EKLE