SİLİKONLU KAHVEHANE...

Bu aralar millette bir telaş bir telaş.

Kızın LGS tercihleri var, ne yapsak ne etsek.

Oğlan üniversite sınavına girdi onu ne yapacağız.

Yüksek lisans sınav başvuruları başladı, yeğen ne yapacak acaba?

Doktora yeterliliği için kendimi iyi hissetmiyorum, bir daha ki sefere mi bıraksam?

…    

Eğitim-öğretim adına bir sürü soru ve de sorun…

Her yıl değişen eğitim sistemleri ve müfredatlar. Hadi inşallah bu yıl son olsun, artık oturtalım bu sistemi, bitsin bu kargaşa…

Oks, Sbs, teog derken lgs ile devam ediyoruz orta öğretimde. Çocuklarımız yarış atı, sürüyoruz doludizgin. Başarı not ve puanlara endekslenmiş durumda. Sıkışıp kalıyoruz puanlar arasında. Zekâ, yetenek, hayal ve istekleri hapsediyoruz puan tablolarına, yüzdelik dilimlere… Çocuğum okusun meslek sahibi olsun, çok para kazanan bir işi olsun, rahat ferah bir hayat sürsün genel bakışında neleri atlıyoruz neleri kaybediyoruz acaba? Âmâ sistem bu, önüne geçemiyorsunuz. Mandıra Filozofu olmak çoğu için hiçte önemli değil…

Yoğun bir maratondan sonra başlayan üniversite hayatında başarı akademik not ortalaması içine sığdırılmaya çalışılıyor yanına birde Ales ekleniyor. Bu iki kriter peşinizi bir türlü bırakmıyor. Yabancı dil bilgisi bunların yanında daha masum kalıyor. Sonuçta o da bir not, konuşamasanız da grameri biliyor diye biliniyorsunuz…

Tüm meslekleri geliyor Kpss içine yerleştiriyoruz. Farklı meslekler farklı disiplinler bir çatı altında birleştiriliyor. Mühendisi, işletmecisi, avukatı ve niceleri…

Yüksek lisans için hayat boyu değiştiremeyeceğiniz akademik not ortalamanız sizle beraber geliyor, beyinler atıl bilgilerden kurtuldukça meslekte ilerlerken, ortalama not pranga oluyor kalıyor. Mülakatlarda tırmalıyorsunuz, kendinizi ispat etmeye çalışıyorsunuz ama nafile… Bozuk sicil gibi duruyor ardınız sırasınca. Hayır, ben bu değilim, geliştim, tecrübelendim, aştım kendimi, özgeçmişim ortada neye gam…

Hele bir de referansınız yoksa ağzınla kuş tutsan olmaz… Hani nerde yetenek, hani nerde girişimcilik, hani nerde heyecan, heves, tutku… Bitiriyoruz, öldürüyoruz kendi ellerimizle çocuklarımızı, gençlerimizi… Sonra neden kendi arabamızı, uçağımızı yapamıyoruz diye hayıflanıyoruz.

Anadolu’nun yaylasında hevesi olan tutkusu olan lisansı mastırı olmayan Çoban Ahmet bir buluş yapıyor, evet fiziği, matematiği sayısal olarak belki bilmiyor ama mantığını oturtuyor, icat yapıyor sonra dudak bükerek eleştiriyoruz nasıl olur, nasıl yapar, yapamaması lazım. Bunca doçent, profesör varken ona mı kalmıştı buluş yapmak. Ama bizim akademililerimizden kaçı buluş yapıyor diye sormuyoruz. Çünkü baştan itibaren teori ile boğmuşuz beyinlerini. Üniversite bitmiş, hiç piyasayı görmeden teori içinde boğulmaya devam etmiş. Atıl bilgilerden duvarlar örmüşüz. Âmâ çoban Ahmet öylemi?

Yeteneği, zekâyı rahat, özgür bırakmak gerekir ki iş görebilsin. Yetenek hapsedilirse bir zaman sonra o da ne olduğunu unutuverir. Kahvehanenin tabelasını değiştirip üzerine silikon vadisi tabelası koymakla kahvehane silikon vadisi olmaz.

Sokma akıl yedi adım gider, sekiz adım gitmez. Sokma akıl ile de eğitim-öğretim olmaz. Bunun için illa Avrupa’ya bakmaya gerek yok. Üç kıtada hüküm sürmüş bir cihan imparatorluğun Osmanlının, Selçuklunun torunlarıyız diyoruz.

Ceddimize dönüp baksak nasıl bir eğitim-öğretim hayatı benimsemişler emin olunuz ki bize fazlasıyla yetecek de artacaktır.

İnovatif fikir ve görüşlere açık akıl deryasında yüzmek için bakış açımızı çok ama çok genişletmemiz gerekir.

Son söz: Son unu düşünen Fırıncı olamaz

Sevgi ve Saygılar…

YORUM EKLE

banner406

Gümüşhane Pestil Köme