Gümüşhane
Açık
10°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,1422 %-0.07
55,4723 %-0.02
6.540,04 %-0.04
CENNETE MEKTUPLAR

CENNETE MEKTUPLAR

YAYINLAMA:

Aralık 1914.

Allahuekber Dağları…

Gece, beyaz bir kefen gibi dağların üzerine çökmüştü. Tipi öyle şiddetliydi ki insan birkaç adım ötesindeki arkadaşını bile seçemiyordu. Keskin ayaz teni bıçak gibi kesiyor, kar taneleri solgun ay ışığında gökten dökülen sessiz dualar gibi toprağa konuyordu.

Kar diz boyunu çoktan aşmıştı. Nefes almak bile güçleşmişti. Yalnız bedenler değil, ruhlar da üşüyordu.

Henüz yirmi beşini yeni bitirmiş Hacı Ali, titreyen ellerini nefesiyle ısıtmaya çalışıyordu. Parmaklarındaki uyuşukluk artık acıya bile dönüşmüyordu. Yanında yürüyen Yusuf’un sesi rüzgârın uğultusuna karıştı:

“Üşüyor musun?”

Hacı Ali hafifçe gülümsedi.

“Anamın tandırının sıcaklığını özledim.”

İkisi de sustu.

Çünkü sabaha çıkıp çıkmayacaklarını bilmiyorlardı.

Bir süre sonra Yusuf cebinden küçük bir bohça çıkardı. Bohçanın içinden annesinin verdiği al yazmayı gösterdi.

“Anam bunu boynuma bağladı.”

Hacı Ali yazmaya baktı. 

“Annen seni sıcak tutsun diye vermiş.”

Yusuf başını salladı.

“Yok… Dönemezsem beni tanısınlar diye.”

Sözler dağın sessizliğinde kayboldu.

Sabaha karşı yürüyüş iyice yavaşladı. Önce birkaç asker dizlerinin üzerine çöktü. Ardından birkaç kişi daha…

Kimi son nefesinde Allah’ın adını söyledi. Kimi annesini fısıldadı. Kimi cebindeki eski bir fotoğrafı avucunun içinde sımsıkı tuttu.

Hacı Ali gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Kar taneleri kirpiklerinde donuyordu.

Aklına köyü geldi.

Babasıyla sürdüğü tarlalar…

Evinin ocağı…

Hatun’u…

Çocukları…

Sonra gözleri, arkadaşlarından birinin omzunda taşıdığı al bayrağa takıldı. Bembeyaz karların ortasında o bayrak her zamankinden daha kırmızı görünüyordu.

Rüzgâr uğulduyordu.

Allahuekber Dağları, Anadolu’nun dört bir yanından gelen gençlerin son nefeslerine şahitlik ediyordu. Erzurum’dan, Malatya’dan, Gümüşhane’den, Aydın’dan, Konya’dan, Anadolu’nun isimsiz köylerinden gelen binlerce Mehmetçik aynı karın altında, aynı vatan için yan yana düşüyordu.

Hacı Ali de onlardan biriydi.

Fakat onun hikâyesi Allahuekber Dağları’nda bitmeyecekti.

Çünkü yaklaşık altı yüz kilometre uzakta, Malatya Arapgir’in küçük Tarhan Köyü’nde onu bekleyen bir kadın vardı.

Adı Hatun’du.


Fırat’ın kollarından birinin açtığı geniş vadilerin çevrelediği Arapkir; mor reyhanın kokusunun sokaklara karıştığı, manusa kumaşının ününün uzak diyarlara yayıldığı kadim bir Anadolu şehriydi.

Tarhan ise onun küçük köylerinden biriydi.

Hatun bu köyde büyümüştü.

Altı erkek kardeşin arasında evin tek kızıydı. Yokluk daha çocukluğunda tanıştığı eski bir misafir gibiydi. Konu komşunun eskiyen giysileri sökülür, ona göre yeniden dikilirdi. Sofrada ekmek bölündüğünde küçük lokmayı kendisine ayırmayı erkenden öğrenmişti.

Fakat yoksulluk evlerinden huzuru alamamıştı.

Annesinin söylediği türküler, babasının akşam ateşinin başında anlattığı hikâyeler vardı. Sofrada az yemek bulunurdu belki ama şükür eksik olmazdı.

Hatun on sekizine geldiğinde Hacı Ali ile yuva kurdu.

Düğün günü ev kadınların söylediği türkülerle dolmuştu. Hatun ellerini uzatmış, kınanın yakılmasını bekliyordu. Annesi bakır tasın içindeki kınayı ağır ağır yoğurdu, kızının avuçlarını ellerinin arasına aldı.

“Kızım,” dedi, “bu kına yalnız renk olsun diye yakılmaz.”

Hatun annesine baktı.

“Bizim büyüklerimiz derdi ki geline kına, askere kına, kurbanlığa kına yakılır. Çünkü üçü de emanettir. Emanet de sahibine layık taşınır.”

Kınayı kızının avucuna sürerken duasını etti:

“Allah yuvanı bereketli, ömrünü huzurlu eylesin. Sevginiz eksilmesin, sofranız boş kalmasın.”

Sonra kızının elini sıvazladı.

“Bir yuvayı yalnız sevgi ayakta tutmaz kızım. Sabır, helal lokma ve birbirine duyulan hürmet de gerekir.”

Hatun o sözleri hiç unutmadı.

Çünkü çok geçmeden hayat, annesinin söylediklerinin ne anlama geldiğini ona öğretecekti.


Seferberlik ilan edildiğinde Anadolu’nun dört bir yanında eli silah tutan erkekler cepheye çağrıldı.

Hacı Ali de gidecekti.

Evden çıkacağı sabah çocuklarına uzun uzun baktı. Hatun söyleyecek çok söz buldu ama hiçbirini söyleyemedi.

Bazen insan en çok konuşması gereken anda susardı.

Hacı Ali kapıdan çıktı.

Hatun ardından baktı.

Bir insanın gidişinin, bir evin kaderini değiştirebileceğini henüz bilmiyordu.

Günler geçti.

Aylar geçti.

Köye cepheden haberler geliyor, kimi evlere mektuplar, kimi evlere yaralılar, kimi evlere ise yalnızca kara haber ulaşıyordu.

Bir gün Hatun’un kapısına iki adam geldi.

Söyleyecekleri sözü onların yüzünden anladı.

İnsan bazen felaketin sesini, sessizliğinden tanırdı.

“Vatan sağ olsun.”

Hatun’un dizlerinin bağı çözüldü.

Ne ağlayabildi ne haykırabildi.

Dünya aynı yerde duruyordu ama onun dünyası yıkılmıştı.

Hacı Ali artık dönmeyecekti.

Kapının ardında üç çocuk, yarım kalmış bir yuva ve tek başına taşınması gereken uzun bir ömür kalmıştı.

O gün Hatun ilk defa kıyametin yalnız dünyanın sonunda değil, insanın içinde de kopabileceğini öğrendi.


Savaş bitse de Anadolu’nun savaşı bitmedi.

Bu kez düşman; kıtlık, hastalık, yokluk ve çaresizlikti.

Karakış Tarhan Köyü’nün üzerine ağır bir örtü gibi çöktü. Tarlalar ürün vermiyor, evlerin bacalarından yükselen duman bile her geçen gün biraz daha cılızlaşıyordu.

Hatun’un evi de farklı değildi.

Taş, ahşap ve kerpiçten yapılmış iki gözlü evde akşamları yer sofrası kurulurdu. Katıksız ekmek baş tacıydı. Kaynayan bir tas tarhana çorbası yalnız karın doyurmaz, yorgunluğa kuvvet olurdu.

Hatun gündüzleri tarlaya gitti. Odun taşıdı. Hayvanlara baktı. Ekmek yoğurdu. Çocuklarının yırtılan giysilerini tekrar tekrar yamadı.

Gözyaşlarını ise gecelere sakladı.

Çünkü acısına uzun uzun yas tutacak vakti yoktu.

Üç çocuğun karnı doyacak, evin ocağı yanacak, kış geçirilecek, bahara çıkılacaktı.

Yorulduğu çok oldu.

Ama durduğu gün olmadı.

Yıllar sonra insanlar onun ne kadar güçlü bir kadın olduğunu anlatacaktı. Oysa Hatun güçlü olmaya karar vermemişti.

Yalnızca çocuklarının gözlerindeki umudu söndürmemeye çalışmıştı.

Belki gerçek güç de buydu.

İnsan bazen seçtiği için değil, geride bırakmaya kıyamadığı insanlar olduğu için ayakta kalıyordu.


Yıllar birbirini kovaladı.

Çocuklar büyüdü.

Hatun’un saçlarına aklar düştü. Yüzünde çizgiler çoğaldı. Köyde artık ona “Genç Nene” demeye başladılar.

Yaşı ilerlemişti ama gözlerindeki çocukça ışık bütünüyle kaybolmamıştı.

Her sonbahar köy meydanındaki yaşlı meşenin yanına giderdi. Ağacın sararan yapraklarını seyreder, gövdesine elini koyardı.

“Sen de çok şey gördün,” derdi.

Meşe nice kış geçirmiş, fırtınalara dayanmıştı. Dalları kırılmış, yaprakları dökülmüş ama kökleri toprağın altında yaşamaya devam etmişti.

Hatun kendisini biraz o ağaca benzetirdi.

İnsan yaşlandıkça yükü hafiflemiyordu.

Sadece taşımayı öğreniyordu.

Geçmişinde Hacı Ali vardı.

Bugününde çocukları ve torunları…

Yarınında ise onlara bırakacağı hayat vardı.

Böylece yıllar önce genç bir gelin olarak çıktığı yol, onu yavaş yavaş köyün “Genç Nene”sine dönüştürdü.


Ortanca oğlunun askerlik kâğıdı geldiğinde sandığın dibinden küçük bir kına paketi çıkardı.

Annesinin yıllar önce kendi düğününde söylediklerini hatırladı.

Komşu kadınlardan biri gülerek:

“Hatun, oğlana da kına mı yakılır?” diye sordu.

Genç Nene kınayı yoğururken başını kaldırdı.

“Yakılır,” dedi. “Geline neden yakılırsa, askere de onun için yakılır. Emanettir.”

Oğlunun sağ avucunu açtı ve kınayı sürdü.

“Allah seni vatana millete mahcup etmesin. Baban bugününü görseydi seninle gurur duyardı.”

Kına kuruyana kadar oğlunun elini bırakmadı.

O gece de uyumadı.

Bohçayı hazırlarken yıllar önce toprağa verdiği eşini düşündü.

“Hacı Ali,” dedi içinden, “oğlun büyüdü. Şimdi senin gibi vatan nöbetine gidiyor. Sen uğurlayamadın. Ben ikimizin yerine de sarıldım.”

Bir damla gözyaşı bohçanın üzerine düştü.

Hayat bazen aynı hikâyeyi başka bir kuşakta yeniden insanın önüne getiriyordu.


Genç Nene’nin yaşlandıkça sesi inceldi, fakat sözlerinin ağırlığı arttı.

Torunları çevresine toplandığında uzun konuşmalar yapmazdı.

Onun nasihatlerinin çoğu iki kelimeyle başlardı:

“Aman ha…”

Bu iki kelimeden sonra kısa bir sessizlik olurdu.

“Aman ha… Bir genç kızın duygularıyla oynamayın. Gülmez yoksa bir ömür yüzünüz.”

Biraz susardı.

“Aman ha… Helali harama karıştırmayın. Haramın bereketi olmaz. Kıtlık yalnız tarlaya düşmez; insanın gönlüne de düşer.”

Tespihinden birkaç tane geçirir, devam ederdi:

“Aman ha… Borcunuzu vaktinde ödeyin. Kimsenin hakkını omzunuzda taşımayın. En rahat yastık vicdandır.”

Sonra en çok önemsediği söze gelirdi:

“Aman ha… Ağzınızdan yalan çıkmasın. Tutamayacağınız sözler vermeyin. İnsan söylediği sözle kendi kaderine iz bırakır.”

Torunları o günlerde bu sözlerin kıymetini tam anlayamadılar.

Fakat yıllar geçip hayat onları da sınamaya başladığında Genç Nene’nin sesi kulaklarında yeniden duyuldu:

“Aman ha…”

Çünkü o sözler bir kitaptan öğrenilmemişti.

Bir ömrün içinden süzülmüştü.

Kıtlıktan, savaştan, yalnızlıktan, helal lokmadan, evlat yetiştirmekten, kaybetmekten ve yine de hayata devam etmekten…

Genç Nene’nin torunlarına bıraktığı asıl miras ne tarlaları ne eşyalarıydı.

Bir insanın kalbine emanet gibi davranmayı öğreten birkaç cümleydi.


Onu ayakta tutan şeylerden biri de inancıydı.

Sabah namazından sonra tespihini eline alır, avluya çıkardı. Dudaklarında dualar, zihninde geçmiş yıllar olurdu.

Hacı Ali’yi hiç unutmadı.

Fakat ölümü de hiçbir zaman kesin bir ayrılık olarak görmedi.

Ona göre ölüm kapanan bir kapı değil, başka bir menzile açılan yoldu.

Köyden biri vefat ettiğinde cenaze evine gider, duasını ederdi. Sonunda ise kimsenin duymadığı birkaç cümleyi sessizce eklerdi:

“Bizimkileri görürsen selam söyle… De ki, biz de arkalarından geliyoruz.”

Torunları bir gün:

“Nine, ölenler gerçekten birbirini tanır mı?” diye sordular.

Yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi.

“Allah birbirini sevenleri ayırır mı evladım?” dedi. “Yeter ki insan ardında dua eden bir yürek bıraksın.”

Belki de bu yüzden ölüm onun gözünde karanlık değildi.

Çünkü ölümün ötesinde bir kavuşmaya inanıyordu.

Ve en çok da Hacı Ali’ye kavuşacağı günü bekliyordu.


Bir gün haber geldi.

Hacı Ali’nin çocukluk arkadaşı, askerlik yoldaşı ve sırdaşı Hasan Dayı ölüm döşeğindeydi.

Genç Nene bastonuna dayanarak evinden çıktı.

Aralarında yalnız elli yüz metre vardı ama yol o gün ona hiç olmadığı kadar uzun geldi.

Hasan Dayı’nın evinde ağır bir sessizlik vardı. Başucunda Kur’an okunuyor, insanlar gözlerini yere indiriyordu.

Genç Nene kalabalığın arasından sessizce geçti.

Yatağın kenarına oturdu.

Hasan Dayı’nın kulağına doğru eğildi.

Sanki ölüm döşeğindeki bir hastayla değil, uzun bir yolculuğa çıkacak güvenilir bir elçiyle konuşuyordu.

“Bak Hasan…” dedi.

“Sen gidiyorsun. Belli ki cennete…”

Bir an sustu.

“Aynı köyün ekmeğini yediniz. Aynı sofraya oturdunuz. Asker arkadaşıydınız. Sözünün eri olduğunu bilirim. Hacı Ali’yi görürsen önce selamımı söyle.”

Sesi titredi.

“De ki Hatun hâlâ burada. Seni hiç unutmadı.”

Sonra yıllardır içinde biriktirdiği haberleri birer birer anlatmaya başladı.

“De ki, çocukların büyüdü.”

“Büyük oğlanı evlendirdim. Bir kız, bir oğlan evladı oldu. Erkek torununa senin adını verdiler. Adın hâlâ bu dünyada bir çocuğun sesinde yaşıyor.”

“Ortanca oğlan asker oldu. Senin bıraktığın yerde şimdi o vatan nöbeti tutuyor.”

“Küçük hâlâ benim gözümde küçük… Büyüdü ama ana yüreği işte…”

Bir an durdu.

Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

“De ki ona, emanetini yere düşürmedim Hasan. Çocuklarını kimseye muhtaç etmemeye çalıştım. Helal lokmadan ayrılmadık. Evin ocağını söndürmedim.”

Sonra sanki karşısında artık Hasan Dayı değil de Hacı Ali varmış gibi konuşmaya başladı:

“Ali’m…”

“Aşağı tarlayı satmak zorunda kaldık. Çocukları büyütmek kolay olmadı. Ama diğer tarlalar duruyor.”

“Hani çok sevdiğin siyah at vardı ya… Onu da sattık. Yerine sarı bir öküz aldık. At gönlümüzü sevindirirdi ama öküz karnımızı doyurdu. Toprağı onunla sürdük, tohumu ektik. Allah bereketini verdi.”

“Göl kenarındaki tarla hâlâ bizim. Çok ekmeğini yedik.”

“Bir de köy içindeki bahçeden camiye yer verdik. Senin hayrına… Adın bir ezanın gölgesinde yaşasın istedim.”

Bunları söylerken sanki yarım asırlık bir hayatın hesabını veriyordu.

Çocukları…

Torunları…

Satılan tarla…

Alınan öküz…

Ayakta tutulan ev…

Camiye bırakılan bahçe…

Hepsini anlattı.

Sonra sustu.

Çünkü sıra kimseye anlatamadıklarına gelmişti.

Hasan Dayı’nın kulağına biraz daha yaklaştı.

Sesi artık yalnız onun duyabileceği kadar kısıktı.

“Hasan… Beni iyi dinle.”

“Hacı Ali’yi görürsen sakın selamımı söylemeyi unutma.”

Çocukça bir endişeyle ekledi:

“Aman ha Hasan… Sırat Köprüsü’nde de olsa, mahşerin kalabalığında da olsa kendi hesabına dalıp beni unutma.”

Gözlerini kapattı.

“De ki… Hatun senden sonra kimseyi senin yerine koymadı.”

“De ki… Çocuklarını büyüttü, torunlarını sevdi, tarlayı sürdü, ocağı tüttürdü.”

“De ki… Her bayram kapıya bir eksik gözle baktı.”

“Her kandilde sana bir Fatiha gönderdi.”

“Her ölüm haberinde, belki senden bir haber gelir diye bekledi.”

Hasan Dayı artık cevap verecek durumda değildi.

Fakat Genç Nene için bunun önemi yoktu.

Elini usulca onun alnına koydu.

“Emanetim sana…” diye fısıldadı.

Sonra sessizce doğruldu.

Avuçlarını gökyüzüne açtı.

Odadakiler onun yalnızca dua ettiğini sanıyordu.

Oysa o, yarım asırdır içinde taşıdığı hasreti cennete gitmek üzere olan bir yolcunun omuzlarına bırakmıştı.

Hacı Ali’ye söyleyemediği ne varsa Hasan Dayı’ya emanet etmişti.

Gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu.

Fakat dudaklarında belli belirsiz, huzurlu bir tebessüm vardı.

Sanki yıllardır içinde yazdığı mektubu sonunda tamamlamıştı.

Kâğıdı yoktu.

Zarfı yoktu.

Pulu, mührü, adresi yoktu.

Ama gönderen belliydi.

Alıcısı da…

Hatun’dan Hacı Ali’ye…

Yarım asırlık bir sevdanın, sabrın, sadakatin ve bekleyişin mektubuydu bu.

Belki hiçbir postacı onu taşımayacaktı.

Belki hiçbir insan onun yerine ulaştığını göremeyecekti.

Ama Genç Nene inanıyordu:

Bazı mektuplar postaya verilmezdi.

Son nefese emanet edilirdi.

Bazı adresler bu dünyada bulunmazdı.

Ve bazı kavuşmalar için insanın bir ömür beklemesi gerekirdi.

Cennete Mektuplar…

Zarfsız…

Mühürsüz…

Ama mutlaka yerine ulaşacağına inanılarak gönderilen…

 

Son Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız