Ankara'da Birkaç Gün: Yolların, Hatıraların ve Maneviyatın İzinde
Her yolculuk, insanı yalnızca bir şehirden başka bir şehre götürmez. Bazen yeni yollar gösterir, bazen geçmişi hatırlatır, bazen de insanın kendi iç dünyasında yeni pencereler açar. Hele gidilen şehir Ankara ise, yolculuğun anlamı biraz daha farklıdır. Çünkü Ankara yalnızca Türkiye'nin başkenti değil; Millî Mücadele'nin, Cumhuriyet'in, devlet geleneğinin, kültürün ve manevi mirasın önemli merkezlerinden biridir.
Daha önce Erzincan-Sivas-Yozgat-Kırıkkale güzergâhından Ankara'ya ulaşmıştık. Bu defa ise farklı bir yol tercih ettik. Şiran, Çamoluk ve Gölova üzerinden Amasya yoluna çıktık; ardından Tokat, Sungurlu ve Kırıkkale güzergâhından Ankara'ya ulaştık.
Yolun bazı bölümleri geniş ve rahattı. Tokat-Sungurlu arasında ise yer yer daralan ve trafiğin de etkisiyle yolculuğu biraz uzatan bölümler vardı. Ancak uzun yolların kendine has bir güzelliği vardır. Anadolu'nun birbirinden farklı coğrafyalarını seyretmek, şehirleri ve köyleri geride bırakırken değişen manzaralara şahit olmak, yolculuğun yorgunluğunu bir ölçüde unutturuyor.
Mogan Gölü'nde Ankara'nın Başka Bir Yüzü
Ankara'ya ulaştıktan sonra biraz dinlenip Gölbaşı'na, Mogan Gölü'ne gittik.
Mogan Gölü, Ankara'nın yoğun şehir hayatı içerisinde insana nefes aldıran önemli mekânlardan biri. Gündüz saatlerinde gölün çevresinde tabiatın hâkimiyeti hissediliyor. Ördekler gölün üzerinde özgürce süzülüyor, aileler piknik yapıyor, insanlar yürüyüşe çıkıyor.
Akşam saatlerinde ise gölün çevresi bambaşka bir görüntüye kavuşuyor.
Kafeteryaların ışıkları yanıyor, göl kenarında yürüyenler çoğalıyor, aileler ve arkadaş grupları sohbet ediyor. Çayını, kahvesini veya nargilesini alıp göl kenarında oturan insanların oluşturduğu canlılık, insana zaman zaman deniz kenarındaki şehirleri hatırlatıyor.
Biz de göl çevresinde yürüyüş yaptık ve bu güzel atmosferi yaşayarak akşamı tamamladık.
Ankara'nın Keçiören-Bağlum taraflarında bulunan bazı piknik alanlarını da görme fırsatımız oldu.
Burada dikkatimi çeken hususlardan biri, insanların dinlenebilmesi amacıyla oluşturulan alanların düzeni ve bakımıydı. Göletlerin çevresinde piknik alanları, çardaklar ve oturma yerleri oluşturulmuş. Temizlik ve düzen konusunda da genel olarak olumlu bir görüntü vardı.
Böyle alanlar şehir insanı için önemlidir. Çünkü büyük şehirlerde insanların doğayla buluşabileceği, ailesiyle birkaç saat huzur içerisinde vakit geçirebileceği mekânlara ihtiyaç vardır.
Ankara gezimizin yalnızca tabiat ve şehir gezisinden ibaret olmasını istemedik.
Bağlum'da Abdurrahim Karakoç'un kabrini ziyaret ettik. Türk şiirinin önemli isimlerinden Karakoç'un mezarı başında Fatihalarımızı okuyup dua ettik.
Aynı mezarlıkta bulunan Abdülhakim Arvasî Hazretleri'nin kabrini de ziyaret ederek Fatihalarımızı okuduk.
Şairlerin ve gönül insanlarının kabirleri başında insan ister istemez hayatı, ölümü ve geride bırakılan izleri düşünüyor. Bir insanın dünyadan ayrılmasının ardından geride bıraktığı eserlerin ve güzel hatıraların yaşamaya devam ettiğini bir kez daha hissediyorsunuz.
Ankara'ya kadar gelip Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ni görmemek olmazdı.
Külliye içerisinde bulunan Millet Camii'nde öğle namazımızı eda ettik. Ardından kütüphaneyi ziyaret ettik.
Yedi katlı kütüphane oldukça dikkat çekici. Özellikle gençlerin araştırma yapabilecekleri, kitap okuyabilecekleri ve bilgiye ulaşabilecekleri imkânların bulunması önemli.
Külliye içerisinde çeşitli programların gerçekleştirildiği salonları da görme fırsatımız oldu.
Külliye'nin bakımı, düzeni ve güvenlik tedbirleri de dikkat çekiciydi.
Bir vatandaş olarak burada beni en çok düşündüren husus, gençlerin bilgiye ulaşabileceği mekânların önemiydi. Teknolojinin hayatımızın her alanına girdiği bir dönemde kütüphanelerin hâlâ önemini koruduğunu görmek güzel.
Ankara'nın manevi duraklarından biri de Beştepe'de bulunan Türk’ün Başbuğu Alparslan Türkeş'in kabriydi.
Kabrini ziyaret ederek Fatihalarımızı okuduk ve dua ettik.
Böyle ziyaretler, insana geçmişle bugün arasında bir bağ kurma imkânı veriyor. Siyasi ve sosyal hayatımızda iz bırakmış şahsiyetleri kabirleri başında anmak, onların yaşadığı dönemi ve ülkeye bıraktıkları mirası düşünmek açısından da anlamlı.
Ankara'da beni en fazla etkileyen duraklardan biri ise Taceddin Dergâhı oldu.
Cuma namazımızı burada eda ettik.
Taceddin Dergâhı'nın hemen yanında bulunan, Mehmet Âkif Ersoy'un İstiklâl Marşı'nı yazdığı evi de ziyaret ettik.
Bir milletin bağımsızlık mücadelesinin en zor günlerinde yazılan İstiklâl Marşı'nın kaleme alındığı mekânda bulunmak, insanda farklı bir duygu meydana getiriyor.
Bugün her birimizin ezbere bildiği mısraların hangi şartlarda yazıldığını düşününce, marşın anlamı daha da derinleşiyor.
Taceddin Dergâhı'nda hissedilen manevi atmosfer de oldukça güçlüydü. İnsan orada yalnızca bir tarihî mekânı gezmiyor; aynı zamanda Millî Mücadele'nin ruhuna, Mehmet Âkif'in dünyasına ve milletimizin bağımsızlık mücadelesine doğru kısa bir yolculuğa çıkıyor.
Ankara ziyaretimizin bir başka durağı da Muhsin Yazıcıoğlu'nun kabri oldu.
Kabrini ziyaret ederek Fatihalarımızı okuduk ve dua ettik.
İnsan mezarlıklarda zamanın ne kadar hızlı geçtiğini daha iyi anlıyor. Dün aramızda olan insanların bugün hatıralarıyla yaşadığını görmek, hayatın geçiciliğini bir kez daha hatırlatıyor.
Ankara'dan Gümüşhane'ye Dönerken
Ankara yolculuğumuz bize bir kez daha şunu gösterdi:
Bir şehri tanımak yalnızca caddelerini, binalarını ve alışveriş merkezlerini görmek değildir.
Şehrin parklarında, göllerinde, mezarlıklarında, camilerinde, kütüphanelerinde ve tarihî mekânlarında da o şehrin ruhu vardır.
Ankara da bu yolculuktan sonra bizim hafızamızda; yollarıyla, gölleriyle, şairleriyle, devlet yapılarıyla, manevi mekânlarıyla ve bıraktığı hatıralarla yaşamaya devam edecek.
Ve biz, Anadolu'nun bir başka köşesinden çıkıp Ankara'ya uzanan o uzun yolun ardından Gümüşhane'ye dönerken, yanımızda yeni biriktirdiğimiz hatıraları da taşıdık.