Gümüşhane
Hafif yağmur
13°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,3616 %0.17
55,3837 %-0.12
6.557,38 %0.17

TOPLUMSAL ÇÜRÜME: KAYBOLAN DEĞERLER VE GÜNÜMÜZ İNSANI

YAYINLAMA:

Bir toplumun çöküşü bir gecede gerçekleşmez. Önce bazı şeyler normalleşir, sonra bazı şeyler sorgulanmamaya başlanır. Ardından yanlışlar çoğalır, doğrular ise insanlara ağır gelmeye başlar. Bir süre sonra insanlar kötülüğe şaşırmaz olur. İşte toplumsal çürüme tam olarak burada başlar.

Bugün içinde yaşadığımız çağın en büyük sorunlarından biri belki de teknolojinin gelişmesi değil, insanın bütün bu gelişmelerin arasında kendisini kaybetmesidir. Daha hızlı iletişim kuruyoruz ama birbirimizi daha az dinliyoruz, daha fazla bilgiye ulaşıyoruz ama daha az düşünüyoruz, daha fazla insan tanıyoruz ama daha az güveniyoruz, daha çok şey satın alıyoruz ama daha az mutlu oluyoruz, daha fazla görünür oluyoruz ama kendimizi daha az tanıyoruz. Ve belki de en önemlisi, çocuklarımıza ve gençlerimize nasıl bir dünya bıraktığımızı yeterince sorgulamıyoruz.

 

GENÇLİK DEĞİŞMEDİ, GENÇLİĞİN ÖNÜNE KONULAN ÖRNEKLER DEĞİŞTİ

Bugünün gençlerini eleştirmek kolaydır. Gençler bozuldu, gençlerde saygı kalmadı, gençler çalışmak istemiyor, gençler kitap okumuyor, gençler sadece telefonla ilgileniyor.”

Bu cümleleri sık sık duyuyoruz.

 Fakat burada kendimize daha zor bir soru sormamız gerekiyor: Gençler bunları kimden öğreniyor? Çocuk doğduğunda elinde telefonla dünyaya gelmiyor, saygısızlığı doğuştan öğrenmiyor. Gösterişi, kibri, tüketim çılgınlığını, şiddeti, kolay yoldan para kazanma arzusunu, insanları küçümsemeyi doğuştan bilmiyor. Bunların büyük bir kısmını çevresinden öğreniyor. Ailesinden, okulundan, sokaktan, televizyondan, internetten, sosyal medyadan ve en önemlisi, rol modellerinden. Bugün gençlerin önüne neyi başarı olarak koyduğumuza dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü gençlik kendisine gösterilen dünyayı taklit eder.

 

ÇALIŞMADAN KAZAN KÜLTÜRÜ

Bugün bazı sosyal medya içeriklerinde başarı, yıllarca süren emek ve sabırla değil; bir anda kazanılan para, pahalı araçlar, lüks evler, markalı kıyafetler ve gösterişli hayatlarla anlatılıyor. Genç bir insan ekrana bakıyor ve karşısında sürekli şunu görüyor: Çok para kazanıyorum, lüks yaşıyorum, şu arabaya sahibim, şu kadar takipçim var, bir günde şu kadar para kazandım, fakat çoğu zaman hikâyenin görünmeyen kısmı anlatılmıyor.

Başarısızlıklar yok, yıllarca süren emek yok, disiplin yok, eğitim yok, fedakârlık yok. Bazen başarının arkasındaki gerçek ekonomik ve sosyal koşullar da görünmüyor. Genç ise sadece vitrini görüyor ve kendi hayatını o vitrinle karşılaştırıyor. Sonra üniversite okuyan genç kendisini başarısız hissediyor. Asgari ücretle çalışan genç kendisini değersiz hissediyor, Meslek öğrenmeye çalışan genç kendisini geri kalmış hissediyor. Çünkü ona başarı, emeğin sonucu olarak değil, gösterişli bir hayatın görüntüsü olarak sunuluyor.

Bu durum tehlikelidir. Çünkü toplumun gençlerine “çalış, üret, öğren, sabret” yerine “hızlı yüksel, hızlı kazan, hızlı tüket” mesajı verilirse, uzun vadede sabrın ve emeğin değeri azalır

TAKİPÇİ SAYISI DEĞER ÖLÇÜSÜ HALİNE GELİRSE

Bir başka tehlikeli değişim de insanın değerinin takipçi sayısıyla ölçülmeye başlanmasıdır. Bir insanın kaç kişiye ulaştığı önemli olabilir, fakat kaç kişiyi gerçekten etkilediği daha önemlidir. Binlerce takipçisi olan bir insanın ortaya koyduğu içerik hiçbir toplumsal değer taşımayabilir. Buna karşılık kimsenin tanımadığı bir öğretmen, yıllarca yüzlerce çocuğun hayatına dokunabilir. Bir hemşire bir insanın hayatını kurtarabilir, bir işçi ailesinin geçimini sağlayabilir, bir anne çocuğuna dürüstlüğü öğretebilir, bir baba çocuğuna sorumluluk duygusunu kazandırabilir. Bunların hiçbirinin milyonlarca izlenmeye ihtiyacı yoktur.

Çünkü gerçek değer, her zaman görünür değildir. Bugün ise görünür olmayan değerin değersiz olduğu yanılgısına düşüyoruz.

 

ŞİDDETİN EĞLENCEYE DÖNÜŞMESİ

Daha da tehlikeli olan şeylerden biri, şiddetin ve saldırganlığın eğlence malzemesine dönüşmesidir. İnsanların birbirleriyle kavga ettiği görüntüler izleniyor. Aşağılayıcı davranışlar komik bulunuyor. Bir insanın küçük düşürülmesi “içerik” haline getiriliyor. Başkalarının özel hayatları milyonlarca kişinin önünde tartışılıyor. Bir kişinin hatası, onun hayatını tamamen değersizleştirmek için kullanılıyor. Böylece gençlere çok tehlikeli bir mesaj veriliyor; e kadar sertsen ne kadar çok bağırırsan ne kadar çok dikkat çekersen o kadar görünür olursun. Oysa gerçek güç bağırmak değildir.

Gerçek güç başkasını ezmek değildir. Gerçek güç, kendisine güçsüz davranıldığında bile başkasına güçsüzlük yaşatmamakla ilgilidir.

SAYGISIZLIĞIN “ÖZGÜVEN” SANILMASI 

Bugün bazı davranışların adı değiştiriliyor. Kibir, özgüven olarak sunulabiliyor, bencillik, kendini sevmek olarak anlatılabiliyor, saygısızlık, özgürlük olarak gösterilebiliyor, sorumsuzluk, “kafama göre yaşarım” anlayışıyla meşrulaştırılabiliyor. Oysa özgüven, insanları küçümsemek değildir. Özgürlük, başkasının hakkını çiğnemek değildir. Kendini sevmek, başkalarını değersiz görmek değildir. Sınır koymak, insanlara saygısızlık etmek değildir. Gençlere bunların arasındaki farkı öğretmek zorundayız. Çünkü kavramların anlamı bozulduğunda davranışların sınırı da kaybolur.

 

KOLAY ŞÖHRET, ZOR KARAKTER

Şöhret kazanmak artık geçmişe göre çok daha kolay olabilir, fakat karakter sahibi olmak hâlâ uzun zaman ister. Bir video birkaç saatte milyonlarca kişiye ulaşabilir. Ama güven kazanmak yıllar sürebilir. Bir insan bir gecede tanınabilir, ama saygınlık bir gecede kazanılmaz. Takipçi satın alınabilir. Ama dostluk satın alınamaz. İnsanların dikkatini çekebilirsin. Ama onların güvenini kazanmak başka bir şeydir. Bugün gençlerin önüne sürekli “tanınan insan” modeli koyulurken, “güvenilen insan” modelini yeterince konuşmuyoruz. Oysa bir toplumun ihtiyacı yalnızca ünlü insanlar değildir.

İyi insanlar gerekir.

 

 

AİLENİN VE EĞİTİMİN YERİ

Burada bütün sorumluluğu gençlere yüklemek büyük bir haksızlık olur, çünkü çocuk ve genç, yetişkinlerin kurduğu dünyanın içinde büyür, çocuğuna kitap okumasını söyleyen ama kendisi sürekli telefon kullanan bir yetişkin düşünelim. Çocuğuna saygıyı anlatıp evde sürekli bağıran bir ebeveyn düşünelim, dürüstlükten söz edip küçük çıkarlar için yalan söyleyen bir yetişkin düşünelim. Çocuğuna “insanları dış görünüşüne göre değerlendirme” deyip başkalarını kıyafeti, parası veya makamıyla değerlendiren bir toplum düşünelim. Çocuk burada söylenene değil, yapılana bakar. Çünkü çocukların en güçlü öğretmeni nasihat değil, örnektir.Bu nedenle gençleri düzeltmeden önce yetişkinlerin de aynaya bakması gerekir.

 

TÜKETİM ÇILGINLIĞI VE İNSANIN EŞYAYA DÖNÜŞMESİ

Bugün insanlara sürekli bir şeylerin eksik olduğu hissettiriliyor. Telefonun eski, araban eski, kıyafetin yeterince pahalı değil, evin yeterince büyük değil, tatilin yeterince gösterişli değil. Hayatın yeterince “mükemmel” görünmüyor. Böyle bir ortamda insan kendisini sahip oldukları üzerinden değerlendirmeye başlıyor. Sonra insanın değeri karakterinden uzaklaşıp sahip olduklarına bağlanıyor, bir insanın ne kadar dürüst olduğu değil ne kadar kazandığı soruluyor ne kadar merhametli olduğu değil ne kadar güçlü olduğu konuşuluyor ne kadar iyi bir insan olduğu değil, ne kadar tanındığı önemseniyor. Bu noktada insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp başkalarının onayını arayan bir tüketiciye dönüşebiliyor.

 

YALNIZLAŞAN İNSAN

Bütün bunların sonunda ortaya büyük bir çelişki çıkıyor. İnsanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar yakın, fakat duygusal olarak hiç olmadığı kadar uzak hissedebiliyor Telefon elimizde, internet cebimizde, sosyal medya hayatımızda, fakat gerçek bir sohbet için zamanımız yok, bir arkadaşımızın derdini dinlemek zor geliyor. Bir büyüğümüzü ziyaret etmek erteleniyor. Aile sofraları telefon ekranlarına bölünüyor, çocuklar aynı evin içinde ebeveynleriyle iletişim kurmak yerine ekranlara yöneliyor. Böylece aynı evde yaşayan insanlar bile birbirlerinin hayatına yabancılaşabiliyor.

HERKES BÖYLE DEDİĞİMİZ ANDA 

Toplumsal çürümenin en tehlikeli cümlelerinden biri şudur: Herkes böyle yapıyor Herkes yapıyorsa yanlış doğru mu olur?  Herkes haksızlık yapıyorsa haksızlık kabul edilmeli mi? Herkes gösteriş yapıyorsa insan da kendisini göstermek zorunda mı?

Hayır.

Toplumun tamamı yanlış yöne gidiyor olsa bile doğru olanı yapabilmek hâlâ mümkündür. Çünkü ahlak çoğunluğa göre değişen bir şey değildir.

 GENÇLERİ KAYBETMEMEK İÇİN ONLARI AŞAĞILAMAMALIYIZ

Gençleri eleştirmek kolaydır, ama onları anlamak daha zordur. Bugünün genci çok farklı mesajların arasında büyüyor. Bir tarafta ailesi ona “çalış, sabret, dürüst ol” diyor.Diğer tarafta ekranında birkaç saniyede zengin olduğunu iddia eden insanlar görüyor. Bir tarafta öğretmeni ona kitap okumasını söylüyor. Diğer tarafta milyonlarca izlenmeye ulaşan içeriklerin çok daha kolay tüketildiğini görüyor. Bir tarafta “insanları dış görünüşüne göre değerlendirme” deniyor. Diğer tarafta sürekli güzellik, marka, beden ve statü üzerinden karşılaştırma yapılıyor. Dolayısıyla gençlerin yaşadığı çelişkiyi görmeden onları yalnızca suçlamak çözüm değildir.

Onlara daha iyi örnekler göstermek gerekir.

 

 BİZE DÜŞEN SORUMLULUK

Gençlere sürekli “telefonu bırak” demek yerine, ellerine koyabileceğimiz daha anlamlı bir hayat sunabiliyor muyuz? “Kitap oku” demek yerine, evde kitap okuyan bir yetişkin var mı? “Saygılı ol” demek yerine, çocuklarımızın yanında insanlara saygılı davranıyor muyuz? “Çalışkan ol” demek yerine, emeğin gerçekten karşılık gördüğü bir düzen kurabiliyor muyuz? “Dürüst ol” demek yerine, dürüstlüğün değerini davranışlarımızla gösterebiliyor muyuz?

Asıl mesele budur. Çünkü gençler yalnızca söylenenleri değil, yaşananları miras alır.

 

 TOPLUMU NE KURTARIR?

Ekonomi tek başına kurtarmaz, kanunlar tek başına kurtarmaz, eğitim sistemi tek başına kurtarmaz. Toplumu yeniden ayağa kaldıracak şey, bütün bunların yanında ahlaki sorumluluk duygusunun yeniden güçlenmesidir. İnsan yeniden utanabilmeli, ama başkasının ayıbından değil, kendi haksızlığından utanabilmeli, insan yeniden vicdanını dinleyebilmeli, insan verdiği sözün arkasında durabilmeli, insan emeğe saygı duyabilmeli. İnsan kendisinden güçsüz olana nasıl davrandığıyla karakterini gösterebilmeli.

Ve gençlere şunu söyleyebilmeliyiz: Hayatta en önemli şey herkes tarafından tanınmak değil, tanıyan insanların senin hakkında iyi şeyler söyleyebilmesidir.

En büyük başarı en pahalı arabaya sahip olmak değil, kazandığın parayı nasıl kazandığının arkasında başını dik tutabilmektir. En büyük güç insanları susturmak değil, kendini kontrol edebilmektir. En büyük özgürlük istediğini yapmak değil, doğru olanı seçebilecek iradeye sahip olmaktır.

 

ÇÜRÜYEN TOPLUM DEĞİL, UNUTULAN DEĞERLER

Belki de bugün “toplum çürüyor” derken aslında biraz da kendimizi anlatıyoruz. Çünkü toplum biziz. Çocuklarımız bizden gördüklerini öğreniyor, gençler bizim kurduğumuz dünyanın içinde büyüyor. Eğer başarıyı yalnızca para olarak gösterirsek para için yaşayan insanlar yetiştirebiliriz, eğer güzelliği yalnızca dış görünüş olarak gösterirsek kendisiyle sürekli savaşan insanlar yetiştirebiliriz, eğer gücü başkalarını ezmek olarak gösterirsek saldırganlığı normalleştirebiliriz, eğer şöhreti insan olmanın önüne koyarsak görünür olmak için her şeyi yapabilecek insanlar yetiştirebiliriz. 

Ama bunun tersini de yapabiliriz. Çocuklarımıza emeğin değerini öğretebiliriz, gençlerimize sabrın gücünü gösterebiliriz, dürüstlüğün hâlâ değerli olduğunu yaşayarak anlatabiliriz, insanlara saygı duymanın zayıflık olmadığını gösterebiliriz, merhametin bir eksiklik değil, insan olmanın temel şartlarından biri olduğunu hatırlatabiliriz. Çünkü gelecek, bugünün gençlerinin elinde olduğu kadar bugünün yetişkinlerinin onlara bıraktığı örneklerin de elindedir. Bu nedenle gençlere kızmadan önce kendimize bakmalıyız, çocuklarımızı suçlamadan önce onların hangi dünyada büyüdüğünü düşünmeliyiz ve en önemlisi, sürekli “Nereye gidiyoruz?” diye sormak yerine şu soruyu sormalıyız:

Bu gidişatta benim payım ne? Çünkü toplumsal çürüme kapımızın dışında başlayan bir şey değildir. Bazen evimizin içinde başlar, bazen soframızdaki bir cümlede, bazen çocuğumuza verdiğimiz bir örnekte, bazen görüp sustuğumuz bir haksızlıkta, bazen “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dediğimiz anda ve bazen de yalnızca herkes yaptığı için yanlış bir davranışı normal kabul ettiğimizde... Toplumlar önce binalarını değil, değerlerini kaybeder. Değerler kaybolduğunda insanlar birbirine yabancılaşır, insan insana yabancılaştığında güven azalır, güven azaldığında toplum zayıflar, ama hâlâ bir çıkış vardır.

Çünkü çürümenin karşısında hâlâ vicdan vardır, hâlâ merhamet vardır, hâlâ dürüst insanlar vardır, hâlâ çocuklarına iyi bir gelecek bırakmak isteyen anne babalar vardır, hâlâ gece kimse görmeden doğru olanı yapan insanlar vardır.

Ve belki de bütün mesele şudur: Dünyayı değiştirecek kadar güçlü olamayabiliriz., ama kendi davranışlarımızı değiştirecek kadar gücümüz vardır.

Toplumun iyileşmesi de tam olarak burada başlar. Bir insanda, sonra bir ailede, sonra bir çocukta, sonra bir gençte. Ve zamanla bütün bir toplumda.

Çünkü karanlığın büyüklüğü değil, ışığın nereden yakıldığı önemlidir.

Son Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız