İBRİKÇİBAŞI
Osmanlı döneminde saraylarda ve konaklarda ibrik ve su işlerinden sorumlu görevliye “ibrikçibaşı” denirdi.
Rivayet edilir ki vezirlerden biri, hiçbir işe yaramayan bir akrabasını camiye ibrikçibaşı olarak görevlendirmiş.
Görevinin ilk gününde, aceleyle tuvalete gitmek isteyen bir vatandaş, en yakındaki mavi ibriği alarak giderken ibrikçibaşı seslenmiş:
— Maviyi alma, sarıyı al.
Adam maviyi bırakıp bu kez kırmızı ibriğe yönelmiş.
İbrikçibaşı yine itiraz etmiş:
— Kırmızıyı değil, sarıyı al.
Adam çaresiz sarı ibriği alıp ihtiyacını gidermiş. Çıkışta merakını yenemeyerek sormuş:
— Az önce aceleyle soramadım. Niçin illa sarı ibriği almamı istedin?
İbrikçibaşı kasıntıyla cevap vermiş:
— Buranın başı benim. Benim dediğim olmalı.
Hikâyenin özü tam da burada: Mesele ibriğin rengi değil, yetkinin nasıl kullanıldığıdır.
Yüzyıllar geçti. İbrikler, makamlar ve kurumlar değişti. Fakat bu zihniyet bütünüyle ortadan kalkmadı. Bugün de bazen “Doğrusu nedir?” sorusunun yerini “Kimin dediği olacak?” sorusu alıyor.
Gümüşhane’nin sanayi tarihinde Güdesan’ın hikâyesine baktığımızda, bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken bir tablo ortaya çıkıyor.
Güdesan’ın kuruluş sürecinde başlangıçta deri işleme ve ayakkabı üretimine yönelik bir proje bulunuyordu. Daha sonra proje un fabrikasına dönüştürüldü. Birçok Gümüşhaneli, iyi niyetle alın terini ve elindeki imkânları bu girişime yatırdı. Ancak işletme sonunda büyük zararlarla kapandı.
Burada bugün sorulması gereken asıl soru şudur:
Gümüşhane için hangi yatırımın daha doğru olduğunun ölçüsü neydi?
Çünkü bir şehrin sanayi geleceğini belirleyen kararlar, günlük bir tercih kadar basit değildir. Hammadde, pazar, ulaşım, istihdam, üretim kapasitesi, finansman ve bölgenin ekonomik yapısı birlikte değerlendirilmelidir.
Bir yatırım projesi “gelenin tercihi” veya “makam sahibinin uygun gördüğü” anlayışıyla şekilleniyorsa, burada ibrikçibaşı hikâyesindeki zihniyetin modern bir karşılığını aramak gerekir.
Yıllar önce Bayburt’ta bir belediye başkanıyla karşılaştığımda kendisine teşekkür etmiştim. Daha önce tanışmadığımız başkan merakla sordu:
— Niçin?
Cevabım hiç hoşuna gitmemişti:
— Ben Av. Ali Haydar Dereli. Belediyenizin hatalı kararları nedeniyle çok dava kazandım.
Aslında mesele tam da buydu.
Yetki, doğruyu belirleme imtiyazı değildir.
Makam sahibi de yanılabilir. Hatta bazen makam yükseldikçe, yanlışın söylenebilmesi daha da önemli hâle gelir.
Güçlü kurumlarda kararlar kişilere göre değil, ölçülebilir kriterlere göre alınır. Eleştiri bir tehdit değil, yanlışları önleyen bir güvence olarak görülür. Çünkü doğru, kimden geldiğine bakılmaksızın doğrudur; yanlış da kim tarafından yapıldığına bakılmaksızın yanlıştır.
Bir kurumu güçlü kılan, yöneticinin her dediğinin yapılması değil; gerektiğinde yöneticinin yanlışının da onun yüzüne söylenebilmesidir.
Çünkü yanlışın söylenebildiği yerde doğruya ulaşma ihtimali vardır. Eleştirinin susturulduğu yerde ise makam büyür, kurum küçülür.
İbrikçibaşı, keyfi olarak sarı ibriği seçtirmişti.
Bugünün yöneticileri ise başkan, müdür, yatırım ve proje seçiyor.
Asıl mesele hâlâ aynı:
Seçim, objektif ölçülere göre mi yapılıyor yoksa keyfi mi?
Yanlışın karşısında susulan yerde, ibrikçibaşı daima kazanır.
Ama bedelini şehir öder.
Bugün olduğu gibi…
08.10.2026 Av. Ali Haydar DERELİ