KOLTUĞUN ESARETİ
Devlet, siyasi partiler, sendikalar ve dernekler…
Kâğıt üzerinde hepsi “emanet” ile yönetilir.
Ama pratiğe bakıldığında koltuk, emanet olmaktan çıkar; mülke dönüşür.
Bu yalnızca bireysel bir ahlâk sorunu değil, yapısal bir iktidar hastalığıdır.
Bir insan koltuğa oturduğu gün iki güç kazanır:
Biri hukuki yetki, diğeri psikolojik üstünlük.
Asıl tehlike ikinci güçle başlar. Çünkü itibar ve yetki insan beyninde dopamin üretir; yani güç biyolojik olarak bağımlılık yapar.
Koltuk zamanla görev olmaktan çıkar, kimliğe dönüşür.
“Ben başkanım” cümlesi, “Ben buyum”a evrilir.
Artık koltuğu bırakmak görevden ayrılmak değil, varlıktan vazgeçmek gibi hissedilir.
Sendikalarda bu tablo daha da keskindir.
Sendika başkanlığı sadece işçi temsilciliği değildir; milyonlarca liralık aidatların, toplu sözleşmelerin, işe aldırma ve işten çıkarttırma gücünün merkezidir.
Bu güç başkanı kısa sürede işçi lideri olmaktan çıkarır, patronlarla eşit pazarlık yapan bir aktöre dönüştürür. Koltuk gittiği an para gider, itibar gider, telefonlar susar.
Bu yüzden tüzükler değiştirilir, muhalifler ihraç edilir, seçimler dizayn edilir. Çünkü en büyük korku yeniden sıradan işçi olmaktır.
Derneklerde hastalık daha sinsi işler.
Bağışlar, projeler, belediye destekleri, yabancı fonlar… Uzun süre koltukta kalan bir başkanın etrafında zamanla bir çıkar halkası oluşur.
Eşi yönetimde, kardeş muhasebede, yeğeni proje sorumlusudur.
Dernek artık sivil toplum değil, soyadına bağlı bir yapı hâline gelir.
Koltuk giderse bu ağ çözülür, eski defterler açılır.
O yüzden seçim yapılır ama kazanan hep aynıdır.
Siyasi partilerde koltuk daha da serttir.
Çünkü lider milletvekili listelerini yapar, belediye başkanlarını belirler, teşkilatları tayin eder.
Herkesin siyasi kaderinin anahtarı ondadır.
Böyle bir düzende gerçek rakip çıkmaz.
Eleştiren liste dışı kalır; bu da siyasi ölümdür.
Sonunda parti fikirlerin yarıştığı bir kurum olmaktan çıkıp, liderin şahsi iktidar makinesine dönüşünce tükeniş kaçınılmaz olur.
Bütün bu yapılarda ortak bir kural işler:
Denetim zayıfsa süre sınırsız olur.
Süre sınırsızsa koltuk mülke dönüşür.
Hukuk güçlü değilse, şeffaflık yoksa,koltuk artık görev değil, kalkan olur.
Çünkü koltuğu bırakan kişi yalnızca gücünü değil, dokunulmazlığını da kaybeder.
Oda başkanlıkları, sendikalar, dernekler, kooperatifler, spor kulüpleri…
Kâğıt üzerinde hepsi halkın kurumlarıdır.
Ama birkaç ismin etrafında kilitlenince, rekabeti değil itaati üretirler.
Bu tablonun Gümüşhane gibi küçük şehirlerdeki karşılığı daha da çarpıcıdır.
Herkes herkesi tanır.
Kimse kimseyi açıkça eleştirmek istemez.
Ama tam da bu yüzden güç yoğunlaşır, denetim zayıflar, başkan koltuğa yapışır.
Gümüşhane’de bir koltuk yalnızca yetki değildir; Ankara’ya uzanan bir telefon, belediyeye açılan bir kapı, kurum amirleriyle oturma yoludur.
Kimlerin yükseleceğini, kimlerin dışarıda kalacağını o koltuktakiler belirler. Bu yüzden kimse koltuk sahibini kızdırmak istemez.
Sessizlik, hayatta kalma stratejisi olur.
Gümüşhane-Bayburt Bölge Barosu Başkanlığını üç dönem yaptım.
Son seçimde rakibime, neden aday olduğunu sorduğumda şu cevabı verdi:
“Eleştirilecek bir yönün yok, ama artık yeter.”
Seçimi kazandım ve tekrar aday olmadım.
Çünkü şunu biliyordum;
Uzun süre oturulan her koltuk, bir süre sonra kapı bekçiliğine dönüşür.
Heyecan biter, üretkenlik biter, koltuğun esareti başkanı ve kurumu yıpratmaya başlar.
Uzun yılllar başkanlık yapanların, kendiliğinden bırakmak yerine, seçimde kaybederek yani tükenerek gitmesi ise en acı olandır.
Başkanlık bir meslek değil, nöbettir.
“İnsan koltuğu bırakmaz, koltuk insanı tüketip bırakır” acı sözünü doğru çıkarmayalım.
Zamanı gelince bırakmayı bilelim.
Koltuğun esiri olmayalım…
12.01.2026 Av. Ali Haydar Dereli