ESENLİK ÜZERİNE (Haram ayları)
İslamiyet öncesinde Araplar, yılın dört ayını “haram ayı” olarak kabul edip; bu aylarda kabileler arası savaşı, adam öldürmeyi , kavga ve düşmanlığı bir kenara bırakarak sulh içerisinde yaşamayı toplumsal kabul olarak görmüş ve bu kurala uymuşlardır. Bu barış aylarında sağlanan güven ortamında hac vazifelerini yerine getirmişler; panayırlar, festivaller ve şölenler düzenlemişlerdir. Kaynaklarda bu geleneğin Hz. İbrahim peygamberden beri devam ettiği belirtilmektedir. (**) Bu aylar bittikten sonra hayat kaldığı yerden devam ederek yeniden çatışma, yağma, haraç alma ve yol kesme gibi bedevi Araplar arasında sıkça karşılaşılan olaylar devam etmiştir.
Bu haram aylarını öğrendiğim zaman çok heyecanlandığımı ve güzel bir buluş olarak taktir ettiğimi söyleyebilirim. İnsanlık onca hengame arasında üç dört ay da olsa bir nefes almakta, can ve mal güvenliğinin, seyahat hürriyetinin ve sosyal faaliyetlerin tadına varmakta mecazen söylemek gerekirse “yüzü gülmektedir”. Bu ayların varlığına sevindiğim kadar aklıma şu sorular takıldı…!
-Neden bu aylarda sağlanan huzur ve güven ortamının yıl boyunca devam etmesi yönünde kafa yorulmamış ve 12 ayın tamamı haram ayı olarak kabul edilmemiştir?
-İnsanlık bu üç dört ayda tadına vardığı “esenlik iklimini” neden kalıcı hale getirmek için çaba göstermemiş yeniden kavga ortamına dönmüşlerdir?
-Haram aylarında haram yada günah kabul ettikleri eylemleri bu aylar dışında yapmayı neden meşru görmüşlerdir?
Bu sorulara cevap ararken aklıma hemen içinde bulunduğumuz “Ramazan” ayı geldi. Hepimizin bildiği gibi Ramazan ayında hepimizde ruhen bir dinginlik, daha fazla hoşgörü, tahammül etme ve sevecen davranma gibi arzu edilen bir “esenlik iklimi“ yakalanırken, ramazan sonrası daha tatil dönüşü yolunda iken eski halimize dönüyoruz. Ramazan bayram tatilinin bittiği günü takiben bütün vatandaşlarımızın bu iklimi terk ederek adeta istenmeyen fabrika ayarlarına döndüklerini gözlemliyoruz. Peki neden bu esenlik ikliminin 12 aya yayılmasına dair kişisel bir çabamız yok? Neden Ramazan ayında yapmaktan kaçındıklarımızı ramazan sonrası yapmayı meşru görüyoruz? Kanaatim odur ki: toplumsal kabuller ve yaptırımlar bizi kısmı olsa da kontrol altına almayı başarırken ,uzun süreli bir kontrolü sağlamada yetersiz kalıyor. Güçlünün gücünü zayıflar üzerinde gösterme içgüdüsü, zenginin sahip olduğu ihtişamını gözler önüne serme arzusu, orta sınıfın üst sınıfı yakalama gayreti ve üst sınıfın durumunu koruma çabaları bir rekabeti, bir çatışmayı zorunlu kıldığından; insan bu sahip olduğu enerjisinin “sönümlenmesine” uzun süreli rıza gösteremiyor. Ancak kısmı bir zaman diliminde diğer insanların hak ve hukukuna saygı duyma konusunda bir rıza gösteriyor.
1800- 1900 Yılları arasında dünyada meydana gelen gelişmeler sonrasında köleliğin kaldırılması, sınıf farklarının ( soylular, din adamları, köylüler ve işçi sınıfları)imtiyazlarının sonlandırılarak herkesin hukuk önünde eşit olduğu demokratik yönetimlerin işbaşına geçmiş olması, yağmur gibi gelen icatların ve buluşların hayatımızı kolaylaştırması, pek çok alanda bilgiye erişim engellerinin ortadan kalması gibi avantajlar bu “esenlik iklimini” 12 aya yaymayı amaçlasa da yüzde yüz başarılı olamamıştır. Buna rağmen günümüzde insan hakları konusunda eskiyle kıyaslanamayacak derecede mesafe alınmıştır. Hukukun üstünlüğüne inanan ve “evrensel normları” hayati derecede önemseyen batılı ülkelerin bu konuda haram aylarını asırlar önce bulan Arap toplumlarından çok önde olduklarını söyleyebiliriz. Hukukun herkese eşit davrandığı, adaleti toplumun en birinci güvencesi yapmayı başarabilen ülkelerde esenlik bütün yıl için koruma altındadır. Devletin koruyucu şemsiyesi altında huzur içinde hayatlarına devam eden her birey, şemsiyesi altında bulunduğu devletini güçlü kılmak için kanun ve kurallara uyduğu zaman hem devletin gücü artmakta hemde milletin refahı yükselmektedir. Bizim coğrafyamızda maaleseftir ki demokrasi yarışında bir “devleti ele geçirme” hastalığı vardır. Devleti güçlü kılmayı değil devleti ele geçirmeyi düşünen hizipler yaptığı her türlü gayri yasal eylemi meşru görünce ebetteki toplumun ve devletin enerjisi azalmakta, adalete güven sarsılmaktadır. Demokratik ülkelerde hükümet olmak ve yönetimi geçici süreliğine almak için yarışan siyasi partilerin aksine bizim de dahil olduğumuz coğrafyadaki demokrasi ile yönetilen ülkede yönetimi değil “devleti” ele geçirerek sadece kendi dünya görüşünden olan insanların yönetim erkini paylaştığı monarşik bir yönetim oluşturma hevesi hakimdir. Ülkemizde tanzimattan beridir bu yarış sürüp gitmekte her gelen yönetim geçmişten intikam alma derdine düşmektedir. Bu nedenledir ki bu yarışta adalet anlayışı evrensel normlardan uzaklaşmaktadır. Bunun sonucu olarak esenlik sadece Ramazan ayları ile sınırlı kalmaktadır.
Toplum düzenini sağlamada: hukuk kuralları gibi gelenek ve görenekler ile din kuralları üçü birlikte insanın kişisel haklarını koruma çabası içindedirler. Ve bu üç kuraldan her birisi diğeri kadar önemlidir. Bazen hukuk kuralları ile kolluk kuvvetlerinin başaramadığı bir olumsuzluğu geleneklerle çözebiliyorsunuz. Bir önceki görev yaptığım Giresun’un Güce ilçesinde şöyle bir inanış vardı: “Eğer bir kişi dağda karaca veya geyik öldürürse onun soyundan bir kişi mutlaka ölür.” Bu ilçede bu inanıştan dolayı hiç kimse karaca ve geyik avlamadığından bu hayvanların özgür bir şekilde üremeleri ve hayatlarını sürdürmeleri imkanı doğmuştur. Bu inanış toplumsal bir kabul olduğundan birisi çıkıp “hele bir deneyeyim bakalım bu inanış doğrumu” diyemiyor. Çünkü bunu yapmaya kalktığında hem toplumun geleneklerine karşı gelmiş olacak hemde milyonda bir ihtimal dahi olsa soyundan bir kişiyi kaybetme korkusunu taşıyacaktır. Bu nedenle karacalar ve geyikler bu ilçemizde özgürler..!
Esenlik dileklerimizle….
……..
(**) Haram ayları ile ilgili kaynak: İslam ansiklopedisi..