Başkasının ışığına bakarken kendi karanlığımızı mı görüyoruz? İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen bir hakikat var: Birileri taş üstüne taş koyar, birileri de o taşların neden oraya konulduğunu sorgular. Birileri hayal kurar, düşünür, yazar, çizer, üretir; birileri ise bütün bu çabanın karşısında durup seyretmeyi, yorumlamayı, eleştirmeyi, hatta zaman zaman küçümsemeyi tercih eder. Ne var ki insanın başkasının emeğine yönelttiği bakış, çoğu zaman kendi iç dünyasının da aynasıdır.
Eski kelimelerin arasında dolaşırken iki sözcük dikkatimi çekiyor: Reşk ve bednazar.
Reşk… Başkasında gördüğün güzelliğe, yeteneğe, başarıya duyduğun imrenme. Bir başkasının sahip olduğu nimete karşı içinde beliren hayranlık. Belki biraz hasret, belki biraz hayranlık, belki de insanın kendi içinde henüz keşfedemediği cevherin başkasında hayat bulmasına duyduğu şaşkınlık…
Bednazar ise meselenin başka bir yüzü. Kem göz, kötü bakış, başkasının güzelliğine gölge düşürme arzusu… Birinin ortaya koyduğu emeğe takdirle yaklaşmak yerine kusur arayan, yapılanı küçülten, başarıyı sıradanlaştıran ve bazen de o başarının yok olmasını arzulayan bakış.
İşte insanın iç dünyasındaki bu iki hâl, üretmek ve üretmemek arasındaki mesafeyi de anlatıyor aslında. Üretmek, insanın kendinden bir şey eksilterek dünyaya bir şey katmasıdır. Bir yazı yazmak, bir şiir kaleme almak, bir etkinlik düzenlemek, bir fikir ortaya koymak, bir sanat eseri meydana getirmek… Bunların her biri görünenden çok daha fazla emek, zaman, cesaret ve irade ister. Çünkü üretmek, insanın kendi düşüncesini başkalarının önüne koymasıdır. Beğenilmeme ihtimalini, eleştirilmeyi, yanlış anlaşılmayı, hatta alaya alınmayı göze almaktır. Üreten insan, bir anlamda kendisini ortaya koyar. Bazen bir cümlesinde çocukluğunu, bazen bir resminde hayalini, bazen bir projesinde yıllardır içinde taşıdığı düşünceyi saklar. Ortaya çıkan şey yalnızca bir ürün değil, insanın kendi varlığından dünyaya bıraktığı bir izdir. Peki, o izi takip etmek yerine silmeye çalışanlar neden vardır? Belki de cevap, insanın kendi içinde başlattığı ama bir türlü tamamlayamadığı yolculukta saklıdır. Kimi insan başkasının başarısını gördüğünde kendine yeni bir yol çizer. Onun yaptığına bakar, ilham alır, öğrenir, çalışır ve kendi yoluna koyulur. İşte bu, reşkin güzel tarafıdır. Başkasının ışığını görmek, kendi kandilini yakmak için bir vesile olur. Kimi insan ise aynı ışığı gördüğünde rahatsız olur. Işığın kaynağını sorgular, aydınlattığı yeri küçümser, kandilin yağını, fitilini, hatta ışığının rengini eleştirir. Fakat bir türlü kendi kandilini yakmaya yanaşmaz.
Çünkü üretmek zahmettir; eleştirmek ise çoğu zaman zahmetsiz bir iştir. Bir şiirin eksik dizesini bulmak, o şiiri yazmaktan kolaydır. Bir etkinliğin kusurunu saymak, onu organize etmekten kolaydır. Bir eseri yetersiz görmek, o eserin ortaya çıkması için harcanan saatleri bilmeden hüküm vermek kolaydır. Ancak kolay olan her zaman kıymetli değildir. Burada bir başka eski kelimeyi de hatırlamak gerekir: Hased. Reşk ile hased birbirine benzese de aralarında mühim bir fark vardır. Reşk, başkasında bulunan güzelliğe imrenmek ve o güzelliğin kendisinde de olmasını istemektir. Hased ise başkasındaki güzelliğin, nimetin veya başarının ondan gitmesini arzulamaktır. Biri insana yol açar, diğeri başkasının yoluna taş koyar. Bir başka ifadeyle reşk, insanın içindeki üretme arzusunu uyandırabilir; hased ise başkasının üretme arzusunu kırmaya çalışır. Üstelik bu bakı her zaman açıkça kendisini göstermez. Bazen bir tebessümün arkasına gizlenir, bazen sözde bir tavsiyeye dönüşür, bazen de masum görünen bir cümlenin içine yerleşir:
"Zaten herkes yapıyor." "Bunda ne var ki?" "Ben olsam daha iyisini yapardım."
"Çok da önemli bir şey değil."
Oysa insanın kendisine sorması gereken soru şudur: Madem daha iyisini yapabilirsin, neden yapmıyorsun? Madem bu kadar kolay, neden bir adım atmıyorsun? Madem ortaya konulan şey değersiz, neden bu kadar vaktini onunla ilgilenmeye ayırıyorsun? Belki de mesele, yapılan işin kendisinden çok, o işi yapan kişinin görünür hâle gelmesidir. Çünkü bazı insanlar başkasının başarısızlığına üzülmez, başarısına üzülür. Başkasının tökezlemesi karşısında sessiz kalır ama ayağa kalktığında sesini yükseltir. Bir insanın düşüşünü tesadüf, yükselişini ise sorgulanması gereken bir durum olarak görür. Böyle zamanlarda insanın aklına köz, yani göz gelir. Fakat mesele yalnızca görmek değildir; nasıl gördüğümüzdür. Aynı manzaraya bakan iki insan, bambaşka dünyalar görür. Biri bir çiçeğin açmasını takdir eder, diğeri o çiçeğin neden kendi bahçesinde açmadığını düşünür. Biri emeğin güzelliğini fark eder, diğeri o emeğin sahibine yönelir. Demek ki gözün gördüğünden ziyade, gönlün taşıdığı da önemlidir. Eski Türkçenin kelime hazinesinde yer alan kızkan- fiili de bu noktada anlamlıdır. Esirgemek, kıskanmak, sakınmak anlam alanlarıyla ilişkilendirilen bu kelime, insanın başkasında gördüğü şeye karşı geliştirdiği tutumu düşündürür. İnsan bazen bir güzelliği paylaşmak istemez, bazen bir başarıyı kendisine saklanması gereken bir nimet gibi görür. Oysa bilgi, sanat, fikir ve emek paylaşıldıkça çoğalır. Bir toplumda herkes birbirinin ayağına basarak yükselmeye çalışıyorsa orada yükselmekten çok düşürmek vardır. Herkes başkasının eksiğini arıyor, kimse kendi eksiğini tamamlamıyorsa orada gelişmeden söz etmek güçleşir. Elbette üretmek, eleştiriden muaf olmak değildir. Her ortaya konulan işin değerlendirilmesi gerekir. Eleştiri, düşüncenin gelişmesini sağlayan önemli bir araçtır. Fakat eleştiri ile tahkir, yani aşağılayıp küçültme arasında bir sınır vardır. Yapıcı eleştiri eseri iyileştirmek ister; yıkıcı yaklaşım ise çoğu zaman eserin sahibini incitmekten beslenir. Üreten insanın da eleştiriye kulak vermesi, hatasını kabul etmesi, kendisini geliştirmesi gerekir. Ancak hiçbir insan, sırf başkalarının rahatsızlığını gidermek için üretmekten vazgeçmemelidir. Çünkü insanın en büyük kaybı başarısız olmak değil, başkalarının bakışlarından korkarak kendi potansiyelini susturmasıdır.
Bir de şu var: Dünyaya bir katkı sunma arzusu. Herkesin üretimi aynı biçimde olmak zorunda değil. Kimi kalemiyle, kimi sözüyle, kimi emeğiyle, kimi bir çocuğun hayatına dokunarak üretir. Kimi bir köy okulunda kitap okuma alışkanlığı kazandırır, kimi bir sahnede perde açar, kimi bir atölyede yeni bir eser meydana getirir. Üretimin şekli değişir ama özünde aynı şey vardır: İnsan, başkasının ürettiğini beğenmeyebilir. Her fikre katılmak, her eseri takdir etmek zorunda değildir. Ancak emeğe saygı duymak bir erdemdir. Takdir edemiyorsak bile karalamamak, destekleyemiyorsak bile köstek olmamak gerekir. Belki de artık kendimize dönüp bakma vaktidir. Bir başkasının başarısını gördüğümüzde içimizde hangi duygu uyanıyor? Reşk mi, hased mi? Birinin ortaya koyduğu esere bakarken ilham mı alıyoruz, yoksa onun kusurlarını arayarak kendi eksikliğimizi mi örtüyoruz? Başkasının ışığını gördüğümüzde kendi kandilimizi yakmaya mı çalışıyoruz, yoksa o ışığın sönmesini mi bekliyoruz? Zira insanın büyüklüğü, başkasının küçülmesiyle ölçülmez. Birinin çiçeğini koparmak, kendi bahçende çiçek açtırmaz. Birinin kandilini söndürmek, senin karanlığını aydınlatmaz. Başkasının emeğini değersizleştirmek de seni değerli kılmaz. Belki de bu çağın en büyük ihtiyacı daha çok konuşan, daha çok yargılayan, daha çok kusur arayan insanlar değil; daha çok düşünen, daha çok üreten ve birbirinin emeğine gönül gözüyle bakabilen insanlardır. Unutmayalım ki tarih, çoğu zaman uzaktan bakanları değil, bir şeyler ortaya koymak için cesaret edenleri hatırlar. Üretenin yolu her zaman açık olmayabilir. Önüne taş konulabilir, sözü küçümsenebilir, emeği görmezden gelinebilir. Fakat bütün bunlara rağmen üretmeye devam etmek de başlı başına bir iradedir. Varsın kimi reşk duysun, kimi bednazar olsun. Kimi kusur arasın, kimi gölge düşürmeye çalışsın. Sen yine de üret. Çünkü başkasının ışığına göz dikenlerin değil, kendi ışığını yakabilenlerin dünyaya söyleyecek bir sözü vardır. Gözün gördüğüne gönül karar verir. Gönlü zengin olan başkasının ışığından aydınlanır; gönlü dar olan ise o ışığı söndürmeye uğraşır.
En çok da hiçbir devrin çocuğu olamadığıma yanıyorum
Hem sanmak ve zannetmek arasında geçen bir ömre tırpan vuruyorum
En son kim gelir kim geçer diye beklediğimiz sokaklar
Kan kokar olmuş yalnızlığın çehresinde
Gayem seni beklemek değildi aslında
Ben saklanmıştım gizlenmiştim gerçeklerden
Ta ki aklım başıma gelene kadar
Şimdi sıra sende…
Fatma TURAN KARADENİZ