ŞANLI BAYRAĞI İNDİRMENİN BEDELİ
Terörle mücadelenin en kritik evresi, ne dağ başıdır ne de sınır ötesi harekâtlar… Asıl sınav, silahların sustuğu, örgütlerin çözüldüğü, ezberlerin bozulduğu anlarda başlar. Türkiye bugün tam da böyle bir eşiktedir. “Terörsüz Türkiye” hedefi; sadece bir güvenlik politikası değil, devletin sabrının, toplumun ferasetinin ve siyasetin samimiyetinin testidir.
Suriye sahasında yaşananlar bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. PKK/YPG/SDG’nin yıllardır “askerî güç” diye pazarladığı yapı, Suriye ordusu karşısında saatler içinde çözüldü. Ne direnç kaldı ne irade… Ardından imzalanan teslim anlaşmaları, bu yapının bir halk hareketi değil, baştan sona bir kukla proje örgüt olduğunu bir kez daha ispatladı.
Asıl ibretlik olan ise çöküşten sonra yapılan açıklamalardı.
SDG elebaşı Sipan Hamo, “ayrı devlet istemiyoruz” derken ABD’den koruma, İsrail’den Suriye ordusuna hava saldırısı talep etti. Bir yapının gerçek niyeti, söylediği sözlerde değil; yardım istediği başkentlerde gizlidir. Tel Aviv’den medet uman bir yapı, İsrail’in kuklasıdır.
PKK/SDG’nin yaşadığı bu hızlı çöküş, onları destekleyen siyasilerinde hırçınlığını artırdı.
Kandil’in yayın organlarına konuşan DEM Parti Mardin Milletvekili George Aslan’ın açıklamaları, bu hırçınlığın Meclis’e taşınmış hâlidir. Türkiye’yi ABD ve İsrail’le gizli anlaşmalar yapmakla suçlamak, terörle mücadeleyi “Kürtlere saldırı” gibi sunmak, yürüyen barış iradesini sabote eden bilinçli bir dildir. Bu muhalefet olmayıp açıkça bir örgüt söylemidir.
Ve tam bu atmosferde terörün meclisteki uzantısı DEM Parti, Nusaybin’de parti meclisini toplama kararı aldı. Burada kasıtlı olarak, devlete karşı kışkırtma yapılarak Türk bayrağı hedef alındı. İndirilen şanlı bayrağımızın yerine de, terör paçavrası takılmaya çalışıldı. Yapılan alçak eylem, basit bir vandallık değildir. Bayrak indirmek, devletin egemenlik sembolüne yönelmiş açık bir meydan okumaydı. Aynı zamanda terör örgütlerinin şehirdeki uzantıları eliyle yürüttüğü bir psikolojik savaştır.
Dolayısıyla hukuki yaklaşım da buna göre şekillenmelidir.
Türk Ceza Kanunu’nun 300. maddesi, yani “devletin egemenlik alametlerini aşağılama” suçu, bu tür örgütsel ve yönlendirilmiş provokasyonlar karşısında cezası az olup yetersizdir. Şanlı Bayrağımızı indirme fiili; örgüt çağrılarıyla eş zamanlı olup, kamu düzenini hedeflemekte ve terör örgütünün stratejisine hizmet etmekte olduğundan, TCK 314 (silahlı terör örgütü üyeliği) ve TCK 220/7 (örgüt adına suç işleme) kapsamında, ağır cezalık suç olarak değerlendirilmelidir.
Aksi hâlde her yumuşak refleks, bir sonraki provokasyonun davetiyesi olur.
Çünkü hakedene hakettiği cezayı vermemek cüreti büyütür. Nusaybin’de yaşananlar da hainlerin cüretini göstermiştir.
1996’da Kıbrıs’ta Türk bayrağını indirmeye kalkışan Rum eylemci Solomos Solomou’nun bayrağa dokunacakken vurulup öldürülmesi, devlet kararlılığının simgelerinden biri olarak hafızalara kazınmıştır. O gün bu kararlılığın sembol isimlerinden biri Korgeneral Hasan Kundakçı Paşa’ydı. Bayrağa uzanan elin nasıl bir bedeli olduğunu herkese göstermişti.
Silah sustu diye terör bitmez.
Bayrak hedef alınıyorsa, tehdit sürüyor demektir.
Terörsüz Türkiye süreci; dağdakini teröristle birlikte, şehirdeki uzantıyı, gazi meclis kürsüsündeki hain dili ve sokaktaki taşeronu da etkisiz hale getirmek zorundadır.
Rengini şehitlerimizden alan Türk Bayrağı, bu milletin en önemli kutsallarındandır.
Kutsalımıza dokunan bedelini en ağır şekilde ödemelidir.
“Dalgalan sende şafaklar gibi ey şanlı hilal !..”
23.01.2026 Av. Ali Haydar Dereli