YASAKLI YILLARIN SUSMAYAN OZANI
1970’li yıllar.
Sokaklar karışık, kamplaşma derin, gençlik ideolojik cephelere ayrılmıştı.
Bir yanda gençliği saran kominizm ve emperyalizm tehlikesi, diğer yanda ise vatan uğruna serden geçenler.
Geri planda ise, gençliğimizi birbirine düşürmenin alçakça keyfini sürenler…
O yıllarda genç bir öğretmen olan Arif Şirin, sazı ve sözüyle kısa sürede ülkücü camiada karşılık buluyor, “Ozan Arif” oluyordu. Çünkü o, bireysel duygulardan ziyade, kolektif kimliğe sesleniyordu.
“Türk” demenin cesaret istediği, “milliyetçi” olmanın sakıncalı, “Turancı” olmanın suç olduğu yıllarda, sözünü dudaktan sakınmıyordu.
“Türk’üm demek suçsa eğer,
Ben bu suçu ömrümce işlerim.” diyordu.
Türk İslam Ülküsünü şiirinde anlatıyor,
Vatan, Millet, Bayrak sevdasını haykırıyordu.
Şiirinde estetik aramıyor, adeta saf tutuyordu.
Kalemini inceltmiyor, daha da sivriltiyor,
sözü süslemeden hedefe doğrultuyordu.
“Kardeşim bu iman oldukça sende,
Ölmez bu hareket, ölmez bu dava.” diyordu.
Bu dizeler bugün romantik okunabilir.
Ama o günlerde ağır soruşturma konusuydu.
Çünkü konuştuğu dönem sıradan değildi.
12 Eylül darbesi dönemiydi. Sıkıyönetim vardı. Fişleme vardı. Uzun tutukluluklar, kapatılan partiler, yasaklanan kitaplar vardı.
Ve en çok da suskunluk vardı.
Siyaset, akademi, medya, hepsi susuyordu.
Arif susmadı. Susması istenen yerde bağırdı. Eğilmesi beklenen yerde inatla dik durdu.
“Ozan Arif her yerde, tercümandır her derde.
Ülkücülük var serde, susmam ben.” diyordu.
Darbe ile Türkiye’de hakkında yakalama kararı çıkınca, Almanya’ya gitti ama yine susmadı.
Kasetleri toplatıldı, yasaklandı.
Programları iptal edildi.
Ama o, asla geri adım atmadı.
Çünkü onun meselesi sanat değil, Milli Kimlikti.
Kaset yasakları boşuna değildi.
Yasaklayanlar şunu biliyordu:
Bir fikri kitapla sınırlayabilirsin ama insanların zihninde yaşayanları durduramazsın.
Onlar yasakladıkça, Ozan Arif’in dizeleri evlere, koğuşlara, kahvehanelere girdi.
Ve en çok da gençlerin zihnine girdi.
Ozan Arif, fikrî bir kavganın adıydı.
O’nun şiiri süslü salonlara yazılmadı.
Kürsülerden, meydanlardan, cenazelerden bir ders, bir marş olarak okundu.
“Bizim davalarda söz eğilmez,
Gerekirse baş eğilir”
diyen ozan, şiiri meydana yakışır kılıyordu.
Çünkü O, şiiri süs olsun diye değil; şuur taşısın diye yazdı. Bir davanın, bir öfkenin, bir saf tutuşun aracı olarak gördü. Tarafsız değildi. Olmak da istemedi. O’na göre vatanın, milletin, devletin dara düştüğü dönemlerde tarafsızlık, ihanetti. Tavrını, cesaretle her yerde ortaya koydu.
“Bu vatan sahipsiz değil,
Bu bayrak yere düşmez.” diyordu.
Yıllarca yaşadığı sürgünde, sürekli olarak vatan hasreti çekti. Döneceğine olan inancı da, sahip olduğu ülküsü gibi asla bitmedi. Bu özlemini şu dizelerle ifade ediyordu.
“Bir gün sabaha karşı, arşı sarsacak arşı,
Mehter en güzel marşı, çalınca döneceğim.”
1991’de yasağı bitip Türkiye’ye geldiğinde, Gülhane Parkında verdiği konser, tarihin en büyük konseri olmuştu. Sevenler kavuşmuştu. Ancak özellikle baba bildiği Türkeş’in ölümünden sonra, siyasette yaşadığı hayal kırıklıkları kendisini çok sarsmıştı. Bu durumu şöyle dile getiriyordu;
“Arif’im yıkılmış şehir gibiyim,
Tadım yok tuzum yok zehir gibiyim.
Yatağına küskün nehir gibiyim,
Akıyorum ama sen gel bana sor.”
Ozan Arif, 13 Şubat 2019’da aramızdan ayrıldı.
Son dönemde bazı siyasilerle sorun yaşamasına rağmen, sevenleri onu layıkıyla uğurladı.
Tarih şunu yazacaktır:
Türkiyenin yasaklı yıllarında, bir nesli milli manevi şuurla büyüten ozanların en başında, Ozan Arif gelir.
Ruhu şad, mekanı cennet olsun inşallah…
13.02.2026 Av. Ali Haydar Dereli