ÖVGÜ–SÖVGÜ SARMALI
Avrupa 17. yüzyılda bilim ve teknolojide baş döndürücü bir ivme yakalarken, Osmanlı’nın kalbi İstanbul’da toplumun gündemini, dinî yorum çatışmaları meşgul ediyordu. Bir tarafta tasavvuf geleneğini savunan Abdülmecit Sivasi’nin temsil ettiği Sivasiler, diğer tarafta bid‘at saydıkları uygulamalara sert şekilde karşı çıkan Kadızade Mehmet Efendi’nin öncülüğündeki Kadızadeliler…
Bu tartışma yalnızca bir fikir ayrılığı değil, toplumun sinir uçlarına dokunan bir kutuplaşma hâline gelmişti. Tarihçiler bugün geriye dönüp baktığında, o dönemde asıl kaybın tartışmanın kendisinden ziyade, tartışma üslubu olduğunu söyler. Çünkü sertlik arttıkça akıl geri çekilmiş, bağıran çoğaldıkça düşünen azalmış, bu sığ çekişmede bilim ve teknoloji treni kaçmıştı.
Aslında bu manzara bize yabancı değil. Ülkemizde tartışma kültürünün en kronik sorunu, ölçüyü kaybeden dilimizdir. Tarihi konuşurken de bugünü yorumlarken de çoğu zaman aynı refleksi gösteriyoruz: ya göklere çıkarıyoruz ya yerin dibine batırıyoruz. Ara tonlara tahammülümüz yok. Oysa hayat siyah ile beyazdan ibaret olmayıp, gerçek çoğu zaman gri bölgede saklıdır.
Geçmişte bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile II. Abdülhamid Han üzerinden yürütülen tartışmalardı. Bu iki tarihî şahsiyet çoğu zaman akademik ölçütlerle değil, taraftarlık psikolojisiyle ele alındı. Bir kesim için biri kusursuz kahraman, diğer kesim için öteki. Oysa tarih bilimi slogan yerine bağlamla konuşur. Farklı çağların liderlerini aynı şartlarda yargılamak, tarihe de akla da haksızlıktır.
Bugün de değişen pek bir şey yok. Güncel siyaset tartışmalarına bakıldığında, değerlendirmelerin önemli bir kısmı analiz değil tezahürat niteliği taşıyor. Bir siyasetçi destekleniyorsa hataları görülmüyor; eleştiriliyorsa doğruları inkâr ediliyor. Böylece siyaset, fikir alışverişi olmaktan çıkıp taraftar gösterisine dönüşüyor. Tezahüratın olduğu yerde, düşünce değil aidiyet konuşur.
Bu dilin en büyük zararı gerçeğe oluyor. Çünkü gerçek, övgü ile sövgü arasındaki dar koridorda kalıyor. Aşırı övgü eleştiri yeteneğini öldürür; aşırı sövgü ise adalet duygusunu. Sağlıklı toplum, hem takdir edebilen hem eleştirebilen toplumdur. Bir liderin doğru yaptığı işleri teslim etmek onu putlaştırmak değildir; yanlışlarını söylemek de düşmanlık değildir. Tam tersine bu denge, demokratik olgunluğun işaretidir.
Sosyal medya çağında bu dengesizlik daha da keskinleşti. Algoritmalar sert dili ödüllendiriyor, sakin tonu görünmez kılıyor. En çok bağıran en çok duyuluyor. Bu yüzden ölçülü fikirler değil, uç görüşler yayılıyor. İnsanlar düşünce üretmek yerine taraf seçmeye zorlanıyor. Böyle bir atmosferde, siyaset tartışması çözüm arayan bir akıl faaliyeti olmaktan çıkıp, kimlik savaşına dönüşüyor.
Toplum olarak ihtiyacımız olan şey, tartışma ahlakını yeniden inşa etmektir. Bu ahlakta kişiler yerine fikirler konuşulur; slogan yerine gerekçe tartılır; öfke yerine muhakeme yol gösterir. Çünkü tartışma kültürü aslında bir medeniyet ölçüsüdür.
Tarihimizin derinliği bize asıl dersi verir:
Oğuz Kağan’da bizimdir, Alparslan’da. Abdulhamid’de bizimdir, Atatürk’te.
Osmanlı’da bizimdir, Cumhuriyet’te.
Bir değeri yüceltmek için, diğerini karalamaya gerek yoktur.
Övgü ile sövgü arasındaki o dar koridordan çıkıp, hakikatin geniş meydanına ulaşabilen gönüllere ne mutlu…
23.02.2026 Av. Ali Haydar Dereli