Kadınların Günü Var, Yaşam Güvencesi Yok!!
Dünyanın birçok yerinde 8 Mart, kadınların emeğini, mücadelesini ve toplumdaki yerini hatırlamak için önemli bir gün olarak kabul edilir. En azından teoride öyledir. Her yıl “kadınlar günü kutlu olsun” mesajları paylaşılır, çiçekler verilir, güzel sözler söylenir. Fakat insan ister istemez şu soruyu soruyor: Gerçekten kadınların hak ettiği değer veriliyor mu?
Tarihe baktığımızda, özellikle bizim toplumumuzda kadınların uzun yıllar boyunca ikinci planda bırakıldığını görürüz. Kadın çoğu zaman karar mekanizmalarının dışında tutulmuş, sosyal hayatta sınırlı bir yere hapsedilmiş, hatta çoğu zaman konuşma ve söz söyleme hakkı bile yok sayılmıştır. Kadının varlığı, çoğu zaman yalnızca aile içindeki rollerle tanımlanmış; birey olarak kimliği arka planda kalmıştır.
Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte bu tablo kökten değişmeye başlamıştır. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, kadınların toplumdaki yerinin güçlenmesi gerektiğini açıkça ifade etmiş, bunu yalnızca sözle değil, devrim niteliğinde adımlarla da göstermiştir. Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi, eğitim ve çalışma hayatının kapılarının açılması, kadınların toplumsal yaşamda görünür hale gelmesi Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından biri olmuştur.
Atatürk’ün şu sözü aslında her şeyi özetler:
“Bir toplum, cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarıdan fazla zayıflamış olur.”
Gerçekten de Cumhuriyet’le birlikte kadınlar; bilimde, sanatta, siyasette, sporda ve iş hayatında kendilerini göstermeye başlamış, ülkenin gelişimine büyük katkı sağlamıştır. Doktor olmuşlardır, öğretmen olmuşlardır, mühendis olmuşlardır. Meclise girmiş, kürsülerde söz almış, toplumun ilerlemesinde önemli roller üstlenmişlerdir.
Ne var ki, bu kazanımların kalıcı ve güçlü bir toplumsal bilinç haline geldiğini söylemek bugün ne yazık ki kolay değildir.
Bugün Türkiye’de neredeyse her yeni güne bir kadın cinayeti haberiyle başlıyoruz. Gazetelerin üçüncü sayfalarında bir kadının daha hayatının yarıda kesildiğini okuyoruz. Bir annenin, bir kızın, bir kardeşin, bir insanın hayatı; çoğu zaman birkaç satırlık haberlerin içinde kaybolup gidiyor.
Bu noktada insanın içini kemiren bir çelişki ortaya çıkıyor: Bir yanda 8 Mart’ta yapılan kutlamalar, diğer yanda kadınların yaşam hakkının dahi tehdit altında olduğu bir gerçeklik.
Kadınlar günü, eğer sadece bir gün hatırlanan bir sembole dönüşüyorsa, o günün anlamı da yavaş yavaş kaybolur. Çünkü kadınların eşitliği, özgürlüğü ve güvenliği bir güne sığdırılabilecek konular değildir. Bunlar bir toplumun vicdanıyla, adalet anlayışıyla ve insanlık değerleriyle ilgilidir.
Bir kadına saygı göstermek, ona çiçek vermekle değil; onun yaşam hakkını, özgürlüğünü ve onurunu korumakla başlar. Kadına değer vermek; onun eğitimine, emeğine, söz hakkına ve varlığına saygı duymaktır. Kadına değer vermek; onun korkmadan yaşayabildiği bir toplum kurabilmektir.
Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, kadınlar gününü kutlamaktan önce kadınların güvenle yaşayabildiği bir ülke olabilmektir.
Çünkü hiçbir kutlama, bir kadının hayatından daha değerli değildir.
Bu yüzden 8 Mart’ı yalnızca bir kutlama günü olarak görmek yerine bir farkındalık günü olarak düşünmek zorundayız. Herkesin kendine şu soruyu sorması gerekiyor: Kadınların gerçekten eşit, özgür ve güvenli yaşadığı bir toplum için ben ne yapıyorum?
Ve belki de bu yazının en sade ama en güçlü cümlesi şudur:
Kadınların gününü kutlamak istiyorsanız, önce kadınların hayatına dokunan o kirli ellerinizi onların üzerinden çekin.
Çünkü kadınların ihtiyacı olan şey bir gün süren kutlamalar değil; ömür boyu sürecek saygı, eşitlik ve güven duygusudur.