KOMŞULUK HAKKI (İRAN)
İran’ın başına gelenleri kaygı ve endişeyle izliyoruz. Hemen yanı başımızdaki yangının dumanlarını gözle görmek mümkün. Onlar dünyanın en vahşi canavarına karşı hayatta kalma mücadelesi verirken, biz sadece canavarın öfkesinin dinmesi ve geri çekilmesi konusunda diplomasi yapabiliyor, dünya devletlerinin bu işe karşı çıkmaları konusunda kulis yapıyoruz. Elimizden daha fazlası gelmiyor maalesef… Hiçbir devlet olaya müdahil olarak bu canavarın öfkesinin kendisine yönelmesi cesaretini gösteremediği gibi elinden geldikçe olaya kayıtsız kalmayı düşünüyorlar. İngiltere her zaman olduğu gibi yine bu canavarla birlikte hareket ediyor.
Hemen yanı başımızdaki bu yangının sönmesi ya da sönümlenmesi bizim ve diğer komşular açısından çok önemli; zira ateşin sıçramak ve yayılmak gibi önlenemez bir kabiliyeti vardır. Komşunun evini söndürmeye koşmazsanız bir süre sonra bitişikteki kendi evinizin yandığını görürsünüz. Bu gerçekten hareketle; her vicdan ve izan sahibi devlet ve bizim yurttaşlarımız bu konuyu çok önemsemeli. Irak’ın ABD tarafından 2003 yılındaki işgali sırasında coğrafyamızdaki devletler çok kötü bir sınav verdiler. ABD’ ye yardım yarışına girerek onu bir sonraki devletin işgali konusunda cesaretlendirdiler. Nitekim Iraktan sonra Suriye, Libya ,Filistin sırayla olmadık zulme uğradılar. Bu ülkelerle bunun sınırlı kalmayacağı anlaşıldığı zaman iş işten çoktan geçmişti. Şimdi ülkemiz doğru bir politika ile olayı komşuluk hukukuna uygun yönetmeye ve mazlumun yanında olmaya çalışıyor. Esefle öğreniyoruz ki 2003 yılında yapılan hatayı tekrarlayan ve ABD ‘nin İran’a saldırması için onu kışkırtan Arap devletleri varmış. Yılda 1 trilyon dolar haraç vererek ABD ‘nin kendilerine dokunmamasını temin eden bu Arap ülkesi hiç şüphesiz yarın aynı akıbetle karşılaşacaktır. Çünkü bugün vermeye gücünün yettiği haracı yıllarca ödeyecek gücü kalmayacak ve sonunda gerçekle yüzleşecektir. Bunun en belirgin örneği İran’ın ta kendisidir. Geçmişte ABD’ nin her kargaşa çıkardığı ve yönetim otoritesinin zayıfladığı ülkede kendi mezhep ideolojisini yayan ve bu ülkelerde ( İrak,Suriye,Yemen) nüfuz kazanan Iran, bir yandan ABD ‘ye düşman görünürken bir yandan da ABD’ nin zayıflattığı alanları dolduruyordu. Yani bu durum işlerine geldiği için ona göre bir politika izliyordu. Sıranın kendisine gelmesini beklemiyordu çünkü bütün Ortadoğu uzmanları gibi İran da ABD ve batılı ülkelerin Ortadoğu’da mezhep çatışmasını sürdürmek için İran’a ihtiyaç duyduklarından emindi. İran’a bu şekilde "büyük" bir saldırı olmasını beklemiyordu. Oysaki düşmanın görünen yüzü kadar görünmeyen yüzündeki ifadeleri de tahmin etmek gereklidir.
Bazı vatandaşlarımız İran ile olan komşuluk ilişkilerimizin çok iyi olmamasından ve İran’ın mezhepçiliği öne çıkararak bölgemizdeki mezhep çatışmaların baş sorumlusu olmasından hareketle olay karşısında “bana ne” demektedirler. Böyle düşünerek İran, “ettiklerini çeksin” şeklindeki bir yaklaşımla bombalanan okulda öldürülen 150 kız öğrencinin ve daha binlerce masum insanın vebalinden kaçamayız. Komşuluk ilişkilerimizin ve komşumuzun mezhep tabanlı dini görüşü, bu savaştaki masumiyetinin önüne geçmemelidir. Eğer öyle düşünürsek bizde “mezhepçilik” yapmış oluruz. Enkaz altından çıkarılan kız çocuklarının alınlarında hangi mezhepten oldukları yazılı değil ama toz toprakla kaplı cesetlerinde zulme uğramız masum insan resmi vardır. Her mazlum ve zulme uğramış insanın gözlerinde aynı bakış vardır; “Ben bir zalim tarafından zulme uğradım ve işte bu haldeyim ”demektedirler.
Savaş zamanlarda savaşın dışında kalan herkes uzman kesilir. Herkes sonuçtan hareketle: “Şöyle olsaydı böyle olmazdı” türünden pek çok tez ileri sürer. Bu yazıyı yazan bendenizde galiba bunlardan birisiyim...! Benim tek farkım; sonuçtan hareket etmeden, olayın mevcut resmini çıkarmak. Görünen resmi okumaya çalışmak ve duygularımı okuyucu ile paylaşmak. Değilse bu konuda deneyime sahip Ortadoğu uzmanlarımız var. Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ve Nevzat Çiçek gibi uzmanların güzel analizlerini herkese tavsiye ederim. Her ikisi de tarafsız ve işinde uzmanlar…
Komşuluk hukukunu en güzel ifade eden ve günümüzde mecazen kullanılan “komşumuzun külüne muhtacız” anlamındaki atasözümüzü ben ve bizim kuşak madden tecrübe ettik. Çocukluğumuzda gittiğimiz yaylada yeteri kadar kibrit olmadığından herkes akşam ocakta yanan ateşin üzerini kül ile örter, külün içerisindeki bulunan kor ateş “köz” havasız kaldığından sabah yeniden odunları tutuşturmak için kullanılırdı. Fakat her zaman sabaha kadar feri yetmediğinden bazen kalkardık ki külün içerisinde köz sönmüş. Hemen çadırdan dışarı çıkar, kimin ateşi tütüyorsa ona koşar, yanan ateşten bir köz parçasını koşarak kendi evimize getirirdik. Getirdiğimiz ateşin yolda sönmemesi için de çok acele yürümemiz gerekirdi. Acelesi olanlar için söylenen“ Ateş almaya mı geldin ?” manasındaki deyim sanırım buradan türemiştir. Kısaca biz “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” sözünü maddi olarak yaşamış bir nesil olarak; komşumuzdaki savaşın bitirilmesi konusunda sağduyulu düşünmeye, mezhepçilik yapmamaya, akıl ve vicdan muhasebesi yapmaya ve TV ekranlarındaki haber yorumcularının yaptığı Trump seviciliğini terk etmeye mecburuz.
Bir güzel söz ile konuyu bitirelim...
“Acı duyabiliyorsan canlısın,
Başkasının acısını duyabiliyorsan insansın.”
(Tolstoy)