SEN DE YAPARSIN
O mahrum coğrafyası yokluk ve çaresizlik üzerine kader diye alnına çizilen Gümüşhane'nin en uzak ve en yoksul köylerinden birinde; altı üstü toprak bir harabe evin tandır kenarında dili lâl kulağı sağır bir annenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Ayağında cızlavut, yamalı heybesinde kuru peksimet ve bir parça lor ile koyun kuzu bekledi köyünün dağlarında. Çoban ateşinde demlediği çaya babasının köy odalarında okuduğu Bayburtlu Ağlar Baba'nın deyişlerini katık etti.
Akşam karanlığı çökmeden kuzuları önüne katıp eve döndüğünde topladığı yayla çiçeklerini ve kuzu mantarlarını gülümseyerek dolduruyordu anasının eteğine.
Sene yetmiş yedide Trabzon Arafilboy Mahallesi'nde altı kardeş bir evin yirmi sekiz metre karelik bodrumunda rutubetin içinde yaşamaya başladı. Kocaman lağım fareleri adeta terör estiriyordu daracık sokaklarda. Okullar açılalı iki ay olmuştu. Anasının eski siyah çarşafından diktiği yakasız önlüğü sırtına geçirip ablası Fadime'nin elini tutarak girdi Maşatlık'taki Üniversite İlkokulu kapısından.
1977 Kasım ayının ortaları. 1-A sınıfı kapısında öğretmen Yunus Şişman'ın onu kabul etmemesi üzerine iki gözü iki çeşme salya sümük ağlamaya başladı. Ağlamanın şiddetine duyarsız kalmayan okulun babacan müdürü Osman Nuri Tonyalı'nın sırtını okşaması ile onun şefkat dolu gözlerinin içine baktı derin derin sümüğünü çekerek.
Ve o boyu kısa yüreği koskocaman Okul Müdürünün;
"Sen okumak için kendini parçalayan böyle bir çocuğu sınıfına nasıl almazsın" diye fırçaladığı öğretmen Yunus Şişman el mahkûm çaresiz sınıfın en arkasında ki boş sırayı gösterdi gönülsüzce.
Günler birbirini kovalarken sınıfta hiç kimse ona bakmıyor, konuşmuyor ve öğretmen sırasının yanına bile varmıyordu. O ise yan tarafta iplere dizili fişleri ve tahtaya yazılanları inci tanesi gibi nakşediyordu abisinden kalan eski defterinin sildiği sayfalarına.
Ayrıca Allah'ın ona verdiği yetenekle gördüğü her şeyi resmediyordu. Öğleden sonra hamallık yapan babasının ona çaktığı boya sandığı ile Trabzon Âşıklar Parkı ve Büyük Postahane önünde ayakkabı boyuyordu. Sınıfa üç ay geç başlamasına rağmen okumayı herkesten önce sökmüş ama bunu kendisinden başka bilen yoktu. Ve o gün geldi. Henüz dersin başında hayatının kahramanı olan Okul Müdürü yanında uzun boylu birisi ile sınıfa giriverdi.
Şöyle kartal bakışları ile sınıfı tepeden aşağı süzdükten sonra eliyle onu işaret etti. Şaşırdı, ürktü, eli ayağı titremeye başladı, en sonda oturmasına rağmen arkasında birisi mi var diye de bakıverdi ve titrek bir sesle;
"Be-be-ben mi" diyebildi.
"Evet, yavrum kalk bakalım tahtaya. Al tebeşiri eline" dedi.
Adeta uçarak tahtaya gelirken gözleri öğretmenine yöneldi. Öğretmen Yunus Şişman'ın yüzü kıpkırmızı, okul müdürü Osman Nuri Tonyalı'nın yüzünde tatlı bir tebessüm hâkimdi.
Ayların itilmişliği ve ilgisizliği ile hayalet gibi varlığı yokluğu belli olmayan o çocuk o uzun adamın ağzından çıkan her cümleyi anında ve doğru bir şekilde tahtaya nakşetmeye başladı. Birkaç problem de çözünce sınıfa gelen o uzun insan tarafından ilk defa başı okşanmış ve ilk iltifatı duymuştu;
"Aferin yavrucuğum, maşallah. Geç otur yerine..."
Sınıf şaşkın, öğretmen mahcup, müdür gururlu ve o uzun adam gülümsüyordu. En önemlisi o çocuk için hayat yeni başlıyordu. İlkokul sonrası ve ortaokul başarılarla, takdir ve okul derecesi ile bitse de yönlendirecek kimsesi olmadığı için hayatının en büyük hatası 1984 yılında Trabzon Endüstri Meslek Lisesi Motor Bölümü’nde okumaya başladı.
Üç yıl boyunca şehrin bir ucu Kaymaklı'dan diğer ucu Kavakmeydanı'na yürüme aç susuz gide gele okumaya çalıştı. İlk sınıfın ilk dönemi karnesinde gördüğü yedi tane 1 kazık gibi yüreğine saplanmıştı.
Hele okulun henüz ilk haftası atölye dersinde yaşadığı karpit kazanı olayı ile hayatının en büyük dayağını ve travmasını yaşadı. Bütün sınıf atölyede iken koyu yeşil renkli sobaya benzer o şeyi gördüğünde başına gelecekleri elbette tahmin edemezdi. Herkes bir tarafta iken o sürekli küçük musluğundan tıslayan bu garip şey de nedir diye sağına soluna bakıyordu. Aklına hamallık yaparak onca nüfusu bakmaya çalışan babasının sürekli tembihlediği;
"Yavrum tıslayan ne görürseniz kapatın" sözü geldi. O da aynen babasını dinledi.
Aradan yarım saat geçti geçmedi. Öğretmenleri İsmail Beşir'in atölyenin duvarlarını ve temellerini yerinden oynatacak sesi ile irkildi. Bütün sınıf orta yerde toplanmış yüzü kireç gibi bembeyaz ama gözleri sinirden kıpkırmızı olmuş öğretmenin siniri daha geçmemişti. Ve haykırdı bütün gücüyle;
"Kim kapadı bu karpit kazanının musluğunu?"
Herkes korku içinde birbirine bakıyor o ise ayakları zangır zangır titreyerek sadece önüne bakıyordu. Sonra babasının;
"Sonucu her ne olursa olsun sakın ha kimseye yalan söyleme" nasihati geldi ve arkadaşlarının tamamı mı bir adım geri çıktı o mu bir adım öne çıktı bilinmez kendini bir anda İsmail Beşir’in şefkatli kollarında buldu.
Sonrası karanlık. Önce bir iki tokat, ardından seri yumruklarla atölyenin ortasına savruluverdi. Peşinden yerde iken savrulan tekmeleri sayamadı. Kaç zaman, kaç tokat, tekme veya yumruk yedi bilinmez. Bildiği tek şey lavaboda bir zaman sonra yüzünden, burnundan akan kanların helezon şeklinde delikten süzülen kıpkırmızı deseniydi.
Okulu bırakmak istedi ama bunun çare olmadığını düşünerek çaresiz devam dedi. Sen bu değilsin diyerek ara tatilde hem çalıştı ve hem de o yedi tane biri sene sonu bütünlemeye kalmadan verdi.
Hemen her öğle arasında cebinde tek lira ile Yavuz Selim Sahası karşısında ki bakkaldan çeyrek ekmeği arasına en küçüğünden bir domatesi keserek kalem gibi diziyor ve üstüne tuzu ekerek tribünde yerini alıyordu. Genelde tek arkadaşı babasını iş kazasında kaybetmiş Gümüşhaneli Hacı Ali vardı.
O günde mahallesi Arafilboy'un takımı Gençlerbirliği ile Ormanspor'un maçı oynanıyordu. Hacı Ali yanında oturmuş ekmek arası domatese diş geçirmeye hazırlanıyordu. Sağ tarafta köfteciden gelen o koku başını sarhoş etse de o elindeki çeyrek ekmek arası domatese bakıyordu. Derken ellerinde yarım ekmek dolu köfte ile önlerinden iki kişi geçerken biri zınk diye tam önünde duruverdi. Gençlerden biri yanındakine çeyrek ekmeğin içindeki kıpkırmızı domates parçasını göstererek küfrü kalayı basıverdi;
"Bak şu şerefsiz köfteci bize domates kalmadı dedi. E bunlara domates koymuş ya... "
Hacı Ali duymadı ama onun gözleri kıpkırmızı kaynağından patlayan yaşlar yağmur misali çeyrek ekmek arası domatesin üstüne patır patır dökülmeye başladı. Kalktı ok gibi yerinden tribünlerin arka tarafına geçti. Gazete kâğıdına sarılı öğle yemeği bir tarafta, kafası iki elinin arasında hıçkıra hıçkıra sefalete, çaresizliğe ve yokluğa ağladı, ağladı…
Okuyacaktı, ekmek arası köfte yemek için, hamallık yapan babası ve el kapılarında temizliğe giden lâl annesini rahata kavuşturabilmek için okumalıydı. Zor olsa da okulu bütünleme ile bitiriverdi. Kaydını yaptırdığı dershanenin önünde öğleye kadar ayakkabı boyacılığı yaparak dershane parasını kazanmaya başladı.
Ve sene 1989 yaz ayı. Avni Aker Stadının açık tribünlerinde girdiği sağlık memurluğu sınavını 80 puanla Trabzon birincisi ve Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ni aynı anda kazanması ile hayatının ikinci en büyük hatasını sadece babası Hamal Hoca Ahmet’in;
“Git oğlum boğulursan büyük denizde boğul” sözü ile yürüdü dört yıl çilelerle geçecek kaderinin peşinden. Burs yok, kredi yok, yurt yok, cepte ancak bir ay yetebilecek bir parası son suyunu çekti çekecek. Eski Ankara Otogarı’nda bank üstünde sabahlayarak devam etti okuluna. Üstü başı kokmaya başladı. Orada burada arkadaşları yanında ilk senesini zorla tamamladı.
İlk sınıfın sonunda 90 yılında kendisine inanan tek kişi babasını Ağustos ayında toprağa verdi. Beş yüz lira borç alarak Trabzon Çömlekçi Durağı’ndan tuttuğu yarım otobüsün koridoruna battaniyeye sarılı babası, kardeşleri ile babasının vasiyeti üzerine doğduğu Gümüşhane Demirören Köyü’ne son vazifesi için yola çıktılar. Cenaze dönüşünde okulu bırakmaya ve ailenin maişeti için dümene geçmeye karar verse de kız kardeşi henüz 17 yaşındaki Emine’nin;
“Hayır abi. Babam senin okumanı çok isterdi. Biz taş kaynatır suyunu içeriz ama sen okumalısın” resti ile gözleri yaşlı bir şekilde tuttu tekrar Ankara’nın yolunu.
Hayatının belki de dönüm noktası olacak bir olay karşısında Keçiören Endüstri Meslek Lisesi’nde çalışan üç bekâr öğretmenle tanıştı. Onların himmetiyle yüzü gülmeye başladı. Onlara minnettarlığını yemeklerini yaparak, bulaşıklarını yıkayarak ve ev temizliklerini yaparak gösterdi.
Ve sene 93. İş yok, aş yok, askerlik yapılmamış ama hayatının üçüncü ve en büyük hatasını yaparak evlenmeye karar verdi. Bir ay bile dolmadan kısa bir vekil öğretmenlik macerası sonrası baba mesleği hamallık yaparak evini geçindirmeye başladı. Artık o diplomalı bir hamaldı.
O yazın ortasında kura ile büyük bir öğretmen alımı yapılacak ama mezun olduğu okulun cinsi şartlar içinde yoktu. Kendisinden 1,5 yaş küçük kardeşi başvurusunu yapmış ama kendisi kaderine razı olmaya daha doğrusu inanmaya başlamıştı. Eşi hamile ve o çaresiz hamallık yaparak evine helal ekmek götürmeye devam ediyordu.
Ve başvuruların bitmesine bir hafta kala Çaykaralı Hacı Seyfettin’in dükkânından el arabasına yüklediği unları pastaneye götürmek için yola doğdu çıkmışken gözü önünden geçtiği gazete bayii önündeki rafta dizilmiş gazetelerin birinin manşetindeki “Eğitim Bilimleri Mezunlarına Müjde” haberi ile ayaklarını hissetmemeye başladı ve el arabasının üzerine yıkılıverdi.
O gazeteyi aldı okudu, okudu bir daha bir daha belki yüz defa okudu. Öyle ki okuduğu haberin üstü gözyaşlarından ıslanmış yırtılacak hale gelivermişti. Unu bir tarafa arabayı bir tarafa kime bıraktığını bile unutarak gereken evrakları toplayarak başvurusunu yaptı. İşte o gün annesinin karnındaki yavrusunun bahtı için, yeni evlendiği eşinin yüzünün gülmesi, yarınları, umutları ve hayalleri için sonucu beklemeye başladı.
Sonuçları öğrenmek için gazeteyi önüne açıverdi. Adını ve karşısındaki ili kalbinin küt küt sesleri arasında haykırarak okudu. Kars İli Kağızman İlçesi.
Iğdır yolu üzerinde Aras Çayı’nın kenarında Aydınkavak Köyü İlkokulu Öğretmenliği. Harabe bir lojmanda iki Antepli arkadaşla 94 yılının Eylül ayı ile başladı yeni ve güzel bir hikâye. O yılın son ayı Aralık’ın 16.gününde rahmetli babasının adını verdiği oğlu Ahmet Huzeyfe’si açtı kapkara gözlerini dünyaya. Üç yıl sonra kızı Merve dünyaya geldi. Sonrası Kürtün ve Gümüşhane’de geçen toplam 32 yıl.
İlkin 1990 yılında babasını, bir yıl sonra annesinden daha çok analık gördüğü Muteber annesini, 2009 yılında öz annesi Halime’yi ve 2025 yılının 14 Kasım Cuma gecesinde sevgili çocuklarının biricik annesi Ayşe Hanımı kaybetti.
Evet, değerli okurlarım sevgili öğrencilerim. Başından beri dinlediğiniz ve heyecanla okuduğunuz bu hikâyede bahsi geçen kişiyi tahmin edebildiniz mi?
Tahmin ettiğiniz gibi o çocuk şu satırları yazandan ve size seslenen bu öğretmenden başkası değil. Eğer o çocuk bunca çileye, yokluğa, sefalete, çaresizliğe, keşkelere, pişmanlıklara, yanlış atılan adımlarına rağmen inandı ve başardı ise sizlerin başaramama, okuyamamama gibi bahaneniz olabilir mi?
Yok değil mi? Evet, bende öyle tahmin etmiştim.
