OKUL KAPISINDA KIRILAN GÜVEN
Bir okulun kapısından içeri giren çocuk, yalnızca ders öğrenmeye gitmez.
Oraya güven duygusunu, korunma beklentisini ve geleceğe dair umutlarını da götürür.
Ancak ülkemizde son günlerde yaşanan okul saldırıları, işte tam da bu güveni hedef aldı.
Kurşunlar sadece bedenleri değil, toplumun en temel duygusunu da yaraladı:
“Burada güvendeyim” inancını.
Şimdi sormak zorundayız:
Nasıl oldu da okullar bir saldırı mekânına, öğrenciler birer suç faili hâline geldi?
Bu soruya verilecek kolay cevaplar var:
bireysel öfke, psikolojik sorunlar, anlık cinnet…
Ama gerçek, bu kadar basit değil.
Bu olay, tek bir kişinin değil; göz göre göre büyüyen bir toplumsal yozlaşmanın sonucudur.
Bugünün toplumu kalabalık ama yalnız.
İnsanlar artık birbirine temas etmiyor, sadece yan yana yaşıyor. Aile zayıflıyor, okul yalnızca sınava hazırlayan bir kuruma indirgeniyor, mahalle ise kimseyi tanımıyor.
Sorunlu bireyler fark edilmiyor.
Daha da önemlisi; fark edilse bile, kimse sorumluluk almak istemiyor.
Okullardaki saldırganın bir öğrenci olması tesadüf olmayıp, sorunun kendisidir.
Toplum bir yerlerde alarm vermektedir, ancak o alarm ne yazık ki duyulmamaktadır.
Bir genç içine kapanıyor, öfkeleniyor,
tehditler savuruyor…
Ama kimse “dur” demiyor.
Kimse “ne oluyor sana?” diye sormuyor.
Sanal dünya onun sığınağı hâline geliyor; şiddet içerikleri ise gündelik hayatının parçası oluyor.
Ve sonra bir gün, o sessizlik patlıyor.
Bu tür saldırılar anlık olmayıp birikimin sonucudur.
Dışlanmışlık birikir.
Değersizlik birikir.
Öfke birikir.
Ve bir noktadan sonra, o öfke hem başkalarına hem de kendine yönelir.
Faillerin intihar etmesi bu yüzden tesadüf değildir.
Bir çocuğun arkadaşlarına, öğretmenlerine saldırısı aynı zamanda bir çöküştür.
Bir insanın hem kendini hem başkalarını yok etmeye karar verdiği bir kırılma anıdır.
Hukuk açısından bakıldığında dosya kapanmış gibi görünebilir.
Fail yok, ceza yok.
Ama asıl mesele burada başlar.
Çünkü hukuk devleti sadece suçluyu cezalandırmakla yetinmez;
suçun neden engellenemediğini de sorgular.
Eğer tehditler önceden biliniyorsa…
Eğer risk ortadaysa…
Eğer önlem alınmamışsa…
Bu artık bireysel bir suç olmaktan çıkar,
kamusal bir ihmale dönüşür.
Ve devletin sorumluluğu tam da burada başlar.
Ama belki de en ağır mesele şu:
Televizyonlarda şiddeti sıradanlaştıran içerikler,
aileyi ve ahlakı yok eden programlar,
sosyal medyada ciddiye alınmayan tehditler.
Şiddet ve ahlaksızlığın normal sayılması…
İşte toplumsal yozlaşma tam olarak budur.
Bir gün bir okulda, ertesi gün bir sokakta…
Ve biz, her seferinde biraz daha alışıyoruz.
Oysa alışılmaması gereken bir yerdeyiz.
Çünkü bir toplumda çocuklar okulda güvende değilse, orada hiçbir şey ve hiçkimse gerçekten güvende değildir.
Daha fazla kamera koyabilirsiniz.
Daha yüksek duvarlar örebilirsiniz.
Daha çok güvenlik görevlisi yerleştirebilirsiniz.
Ama insanlar birbirini görmüyorsa,
duymuyorsa,
umursamıyorsa…
Hiçbiri yetmez.
Gerçek güvenlik, polisten önce toplumla sağlanır.
Gerçek çözüm, cezadan önce önlemle başlar.
Ve en temel gerçek şudur:
Şiddeti doğuran koşulları ortadan kaldırmadan, şiddeti bitiremezsiniz.
Bu yüzden mesele, sadece bir saldırıyı konuşmak olmayıp, o saldırıyı mümkün kılan toplumsal yozlaşmayı sorgulamaktır.
Çünkü bazen bir kurşun, sadece bir tetiğin değil,
bütün bir ihmal zincirinin sonucudur.
Hele ki tetiği çeken bir çocuksa…
17.04.2026 Av. Ali Haydar Dereli