KAPILARIMIZ BÜYÜDÜ, GÖNÜLLERİMİZ KÜÇÜLDÜ
“Evler genişledi, sofralar zenginleşti.
Peki insan insana neden uzaklaştı?”
Memleketin kaderini değiştirenler, çoğu zaman gürültü çıkarmadan, sessiz adımlarla yol alanlardır. Onların kıymeti, eserleri tamamlandığında anlaşılır.
Bugün sizlerle ne siyaseti konuşacağız ne ekonomiyi ne de dünyanın bitmek bilmeyen kavgalarını...
Bugün biraz kendimizi konuşacağız.
Çünkü bazen insan, başkalarının hatalarını aramaktan kendi eksiklerini göremez hale gelir.
Dönüp geçmişe baktığımızda, fakirliğin çok olduğu ama huzurun da eksik olmadığı günleri hatırlarız. Evler küçüktü. Odalar dardı. İmkânlar sınırlıydı. Fakat gönüller genişti.
Komşunun kapısı çalınmadan açılırdı.
Bir evde yemek pişti mi kokusu üç eve ulaşır, tabağı da mutlaka komşuya giderdi.
Düğünlerde herkes aynı sevinci paylaşırdı.
Cenazelerde herkes aynı acıya ortak olurdu.
Çünkü insanlar birbirine yabancı değildi. Şimdi ise evlerimiz büyüdü.
Katlar yükseldi. Mutfaklar zenginleşti. Arabalar çoğaldı
Ama nedense insan insana uzaklaştı.
Aynı apartmanda yıllarca oturup birbirinin adını bilmeyen insanlar türedi.
Yan dairede hasta yatanı duymayan kulaklar çoğaldı.
Kapılar sağlamlaştı ama gönüllerin kapıları kapanmaya başladı.
Teknoloji bizi birbirimize bağlayacaktı. Öyle söylendi.
Oysa aynı sofrada oturan insanların bile telefon ekranlarına mahkûm olduğu bir çağın içine sürüklendik.
Parmaklarımız birbirine dokunmadan ekranlara dokunuyor.
Gözlerimiz birbirine bakmadan görüntülere bakıyor.
Sesimizi duyuruyoruz ama gönlümüzü ulaştıramıyoruz.
İşin daha da düşündürücü tarafı şudur:
Paylaşmayı zayıflık sanan bir anlayış gelişiyor.
Bazıları sahip olduklarını büyüklük ölçüsü sayıyor.
Kimisinin kapısı yüksek duvarlarla çevrili.
Kimisinin kasası dolu. Kimisinin makamı büyük. Âmâ insanı büyük yapan bunlar değildir.
İnsan, sahip olduklarıyla değil; paylaşabildikleriyle büyür.
Bir lokmayı bölüşebiliyorsa... Bir yetimin başını okşayabiliyorsa... Bir yaşlının elinden tutabiliyorsa... Bir öğrencinin omzuna umut koyabiliyorsa...
İşte gerçek zenginlik budur.
Hayatın en büyük yanılgılarından biri, malın mülkün sahibinin biz olduğumuzu sanmaktır.
Oysa biz sadece emanetçiyiz. Bizden öncekiler de öyleydi.
Bizden sonrakiler de öyle olacak. Bugün sıkıca sarıldığımız birçok şey yarın başka ellerde olacaktır. Fakat geride bıraktığımız iyilikler, dokunduğumuz gönüller, Paylaştığımız lokmalar, yetiştirdiğimiz insanlar, İşte onlar kalacaktır.
Toplumları ayakta tutan beton değildir.
Demir değildir. Servet değildir.
Toplumları ayakta tutan şey; merhamet, paylaşma ve dayanışma ruhudur.
Bu ruh zayıfladığında en güçlü görünen yapılar bile içten içe çürümeye başlar.
Bu yüzden yeniden birbirimizin hâlini sormalıyız.
Yeniden kapılarımızı açmalıyız.
Yeniden komşuluğu, dostluğu ve kardeşliği hatırlamalıyız.
Çünkü insanın gerçek serveti bankadaki hesabı değil, arkasında bıraktığı hayır duasıdır.
Ve unutmayalım: Kapısı büyük olan değil, gönlü büyük olan insan hatırlanır.
Ve hatırlayacaksınız. Bir önceki yazımızın başlığı:” Paylaşmak ama nasıl.”dı. İşte böyle:
“Dünyada sahip olduklarımızın değil, paylaştıklarımızın ömrü uzundur”.
Yusuf SADIK, Eğitmci, Yazar, Gazeteci, Emekli Milli Eğitim Müdürü. 05.06.2026