BİLGE DEĞİL BİLGİÇSİNİZ!!!
Sözümüz meclisten dışarı, kıymetli dostlar.
Çağımızın en büyük yoksulluğu bilgi eksikliği değil; haddini bilmeme yoksulluğudur.
Bilgiye ulaşmanın hiç olmadığı kadar kolay olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Fakat aynı kolaylık, bilgeliği çoğaltmadı; tam tersine bilgiçliği büyüttü. Herkes konuşuyor, herkes anlatıyor, herkes hüküm veriyor. Dinleyen, anlamaya çalışan ve "Yanılıyor olabilirim." diyebilenlerin sayısı ise giderek azalıyor.
Oysa bilgelik, insanın kendine yakıştırdığı bir sıfat değildir. Ne alkışla kazanılır ne de takipçi sayısıyla ölçülür. Bilgelik; egonun sustuğu, merakın konuştuğu, insanın kendi cehaletiyle yüzleşebildiği yerde filizlenir. "Bilmiyorum." diyebilmek, çoğu zaman en büyük bilgi göstergesidir.
Bugün ise tam tersi bir manzara ile karşı karşıyayız. Birkaç kitap okuyan filozof, birkaç seminer dinleyen uzman, birkaç özlü söz paylaşan bilge kesiliyor. Bilgi edinmekle bilgeleşmeyi birbirine karıştırıyoruz. Oysa bilgi birikimi başka, hikmet bambaşka bir şeydir.
Bilgiç insan, bilgisini paylaşmaktan çok sergilemeyi sever. Sorgulamayı teşvik etmez; onay bekler. Fikir üretmek yerine kesin hükümler dağıtır. Çünkü kibir, çoğu zaman cehaletin en gösterişli maskesidir.
Gerçek bilge ise sınırlarını bilir. Her cevabın yeni bir soruyu doğuracağını, hakikatin tek bir insanın tekeline sığmayacağını bilir. Bu yüzden konuşmadan önce dinler, hüküm vermeden önce anlamaya çalışır.
Ne yazık ki bugün fikirlerin değil, egoların yarışı yaşanıyor. İnsanlar hakikati aramaktan çok kendi doğrularını savunuyor. Oysa hakikat kimsenin mülkü değildir. Ona sahip olunmaz; ancak ona yaklaşılmaya çalışılır.
Gösterişin değerin önüne geçtiği bir çağdayız. Takipçi sayısı düşüncenin derinliğinin, alkış ise haklılığın ölçüsü sanılıyor. Gürültü arttıkça sözün kıymeti azalıyor; görünür olmak, değerli olmanın yerine geçiyor.
Hâlbuki bilgelik, görünmek değil olmaktır. Konuşmak kadar susmayı, öğretmek kadar öğrenmeyi, eleştirmek kadar kendini sorgulamayı da bilmektir. İnsan önce kendi nefsine ayna tutmadan başkasına ışık olamaz.
İnsanlık tarihi bize aynı gerçeği defalarca hatırlatmıştır: Meyve veren ağaç eğilir; kuru dallar ise rüzgâr estikçe daha çok ses çıkarır.
Bu yüzden gürültüye değil, derinliğe kulak verelim. Kendini bilge ilan edenlere değil; bilgeliğini hayatıyla gösterenlere bakalım.
Çünkü gerçek bilgelik, kendini anlatmaz.
Yaşadığı hayat zaten onun adına konuşur.