ÇOCUKLARIMIZIN EMANETİ
Hafta sonu İstanbul Kartal’da “Sevdamız Gümüşhane” parolasıyla Gümüşhanedeki Vahşi Madenciliği inceledik.
GÜMÇEV ve KARGÜMDER öncülüğünde Gümüşhane gönüllüleri, en temel hak olan çevreyi ve yaşama alanlarını nasıl koruyacaklarını, madenciliğin kanuna göre nasıl yapılması gerektiğini anlattık.
Anayasamızın 56. maddesi son derece açık ve nettir:
“Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.”
Devamında ise çevreyi korumanın yalnızca devletin değil, vatandaşların da ortak görevi olduğu ifade edilir.
Peki gerçekten öyle mi?
Bugün Türkiye’nin birçok bölgesinde olduğu gibi Gümüşhane’de de bu sorunun cevabını arıyoruz.
Bir tarafta yatırım, kalkınma ve istihdam söylemleri…
Diğer tarafta kesilen ormanlar, dinamit sesleriyle sarsılan dağlar, bozulan su kaynakları, toz altında kalan köyler ve geleceğinden endişe duyan insanlar…
İşte çevre hukukunun asıl sınavı tam da burada başlıyor.
Çevre hukuku sadece kitaplarda yazan kurallar bütünü değildir. O kuralların amacı, ekonomik kalkınmayı engellemek değil; kalkınmanın doğayı yok etmeden gerçekleşmesini sağlamaktır. Çünkü hukuk, bugünü kurtarmanın değil, geleceği korumanın da aracıdır.
Gümüşhane son yıllarda maden projeleri ve taş ocaklarıyla sıkça gündeme geliyor. Açılan davalar, iptal edilen izinler ve mahkeme kararları, aslında vatandaşın çevre hakkını kullanma iradesinin bir göstergesidir.
Özellikle Yalınkavak, Aksu, Beytarla, Kırıntı gibi köylerinde yürütülen hukuki mücadele ve mahkemenin verdiği iptal kararı, çevre hukukunun sadece teorik bir alan olmadığını, gerektiğinde idarenin işlemlerini de denetleyebildiğini göstermiştir. Hukuk devleti olmanın gereği de budur. İdarenin her işlemi yargı denetimine tabidir ve çevreyi ilgilendiren kararlar da bundan istisna değildir.
Ancak şu soruyu sormadan geçemiyoruz:
Bir proje mahkeme tarafından iptal edilene kadar geçen süreçte doğaya verilen zarar nasıl telafi edilecek?
Kesilen ağaçlar geri gelecek mi?
Patlatılan dağlar eski hâline dönebilecek mi?
Kirletilen dereler yeniden doğal akışına kavuşabilecek mi?
Ne yazık ki çoğu zaman bu soruların cevabı “hayır” oluyor.
İşte bu nedenle çevre hukukunun en temel ilkesi “önleme ilkesi”dir. Yani zarar oluştuktan sonra tazmin etmek değil, zararın hiç meydana gelmemesini sağlamaktır. Çevreyi korumanın en etkili yolu, sonradan telafi etmeye çalışmak değil; baştan doğru kararlar almaktır.
Gümüşhane’nin en büyük zenginliği yalnızca yer altındaki madenler değildir. Zigana’nın ormanları, Karaca Mağarası’nın doğal mirası, Tomara Şelalesi’nin eşsiz güzelliği, yaylaları, endemik bitkileri ve temiz su kaynakları da bu şehrin gerçek servetidir. Bu değerler yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de ortak mirasıdır.
Ne yazık ki yıllardır “kalkınma” adına yürütülen birçok tartışmada çevrenin sesi çoğu zaman en son duyuluyor. Oysa gerçek kalkınma, doğal varlıklarını tüketerek değil, onları koruyarak mümkündür. Bir şehir madenlerinden gelir elde edebilir; ancak suyunu, toprağını ve ormanlarını kaybederse bunun bedelini yalnız bugünkü nesil değil, çocukları ve torunları da öder.
Çevre hukukunun amacı yatırımları durdurmak değildir. Ama yatırımların hukuka uygun, bilimsel verilere dayalı, kamu yararını gözeten ve çevresel etkileri en aza indiren bir anlayışla yürütülmesini sağlamaktır. Hukukun olmadığı yerde ne yatırımın sürdürülebilirliği ne de toplumun güveni kalır.
Bugün iklim değişikliği, kuraklık, su krizleri ve biyolojik çeşitlilik kaybı tüm dünyanın ortak sorunu hâline gelmiş durumda. Böyle bir dönemde çevre hukukunu “yatırımın önündeki engel” olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Aksine çevre hukuku, sürdürülebilir kalkınmanın en önemli güvencesidir.
Son söz olarak şunu söylemek gerekir:
Doğa bize atalarımızdan kalan bir miras değil, çocuklarımızdan ödünç aldığımız bir emanettir. Bu emaneti korumak ise yalnızca mahkemelerin, kamu kurumlarının ya da çevrecilerin değil; hepimizin ortak sorumluluğudur.
Emanete sahip çıkmalıyız…
07.07.2026 Av. Ali Haydar DERELİ