ZİHNİYET Mİ, DİL SÜRÇMESİ Mİ ?
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın Halk TV’de yaptığı açıklama, basit bir dil sürçmesi ya da “yanlış anlaşılma” meselesi olarak geçiştirilemeyecek kadar önemlidir.
Hatimoğulları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’in Filistin’i işgaline son vermesi yönündeki çağrısına karşılık Netanyahu’nun “Sen de Kürtleri dövmekten vazgeç” dediğini söyledi. Tepkilerin ardından ise sözlerinin yanlış anlaşıldığını ifade etti.
Peki gerçekten mesele yanlış anlaşılma mı ?
Bence değil.
Çünkü siyasette önemli olan yalnızca söylenen cümle değildir. O cümlenin hangi siyasi bakış açısının içinden kurulduğu ve topluma ne söylediği de önemlidir.
Hatimoğulları’nın sonraki açıklamasına baktığımızda ilk sözlerinin temel çerçevesinden bütünüyle vazgeçtiğini görmüyoruz. Türkiye’deki PKK terörü ile Filistin, bölgesel barış ve Ortadoğu’nun demokratikleşmesi arasında kurduğu bağlantıyı yeniden vurguluyor.
Üstelik Hatimoğulları’nın benzer nitelikteki açıklamaları 6 Ocak 2025’te yine yapmıştı:
“Ya barışı inşa edeceğiz ya da negatif yönde kırılmalar gerçekleşecek ve her yer Gazze olacak” şeklindeki sözleri de büyük tepki çekmiş, ardından sözlerinin bağlamından koparıldığını ifade etmişti.
Şimdi insan ister istemez soruyor:
Bir siyasetçinin birbirinden farklı zamanlarda yaptığı tartışmalı açıklamaların ardından sürekli olarak “yanlış anlaşıldım” demesinin inandırıcılığı nedir ?
Türkiye bugün terörün sona erdirilmesini ve örgütün silah bırakmasını hedefleyen yeni bir dönemin eşiğinde. Meclis’te 467 milletvekilinin kabul oyuyla ortaya çıkan tablo, Türkiye açısından önemli bir fırsat olarak değerlendirilebilir.
Ancak burada temel bir soru vardır:
Terörsüz Türkiye’den herkes aynı şeyi mi anlıyor?
Türkiye açısından mesele aslında nettir.
Silahlar bırakılacak, örgüt tasfiye edilecek, şiddet siyasetin aracı olmaktan çıkarılacak ve vatandaşlarımızın hukuk ile özgürlükleri anayasal güvence altında olacaktır.
Bunun ötesindeki siyasi tartışmalar elbette demokratik siyasetin konusudur. Fakat Türkiye’nin terör sorununu çözme iradesinin sürekli olarak Filistin, İsrail, Ortadoğu ve uluslararası güç dengeleriyle ilişkilendirilmesi, sürecin asli hedefini bulanıklaştırma riski taşımaktadır.
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Türkiye’ye yönelik söylemleri ortadadır. Türkiye, Filistin konusunda İsrail’in politikalarına karşı açık ve sert bir tutum sergilemektedir. Böyle bir ortamda Netanyahu’nun Erdoğan’a yönelik bir suçlamasını Türkiye’nin iç siyasi tartışmasına taşımak, ister istemez farklı anlamlara kapı aralar. Çünkü
siyaset yalnızca “Ben ne demek istedim?” meselesi değildir. Siyaset aynı zamanda “Söylediğim söz nasıl anlaşılır?” sorumluluğudur.
Hatimoğulları’nın ardından DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan da sözlerin bağlamından koparıldığını ve partilerinin Filistin konusundaki tutumunun açık olduğunu söyledi. Ancak aynı kişinin farklı dönemlerdeki İsrail örnekli sözleri, zihniyet konusundaki şüpheleri artırmaktadır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni polemikler değil, güven duygusudur.
Toplumun çok geniş bir kesimi aynı noktada buluşabilir: Terör bitsin. Silahlar bırakılsın. İnsanlarımız ölmesin. Türkiye’nin enerjisi teröre değil kalkınmaya harcansın.
Fakat bunun gerçekleşmesi için sürecin bütün taraflarının kullandığı dile dikkat etmesi gerekir. Çünkü Türkiye geçmişte etnik kimlikler üzerinden büyüyen tartışmaların ve siyasi gerilimlerin ağır bedellerini ödedi.
Şimdi yeni bir sayfa açılıyorsa, bu sayfanın eski tartışmaların diliyle yeniden kirletilmemesi gerekir.
Asıl mesele de burada ortaya çıkıyor.
DEM Parti’nin yaklaşımından, Türkiye’deki terör meselesini yalnızca Türkiye’nin kendi iç hukuk ve siyaset meselesi olarak değil, Ortadoğu’nun genel siyasi dengeleriyle birlikte değerlendirdiği anlaşılıyor.
Milletin itirazı da tam olarak bunadır.
Terörsüz Türkiye, Türkiye’nin kendi meselesidir. Türkiye’nin geleceği soykırımcı Netanyahu’nun sözleri üzerinden tarif edilemez. Aksine bu durum kimleri kendinize örnek aldığınızı gösterir. Türkiye’nin terörden kurtulması, başka ülkelerin bölgesel hesaplarıyla değil, kendi Anayasası, hukuku ve millet iradesi üzerinden gerçekleştirilmelidir.
Terörsüz Türkiye’nin adresi ne Netanyahu’dur, ne Washington’dur, ne Brüksel’dir.
Adresi Ankara’dır. Ölçüsü Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası, hukuku ve millet iradesidir.
Bugün zihinlere takılan sorular mevcuttur:
Terörsüz Türkiye sürecinde, özellikle DEM Parti kanadı, terörün sona ermesini yeni siyasi taleplerin başlangıç noktası olarak mı görüyor ?
Süreci, PKK’nın devlete karşı kazandığı zafer kazanmış olarak mı pazarlıyor ?
Teröristler için taziye çadırlarını niçin kuruyor ?
Süreci kaşıyan açıklamalar ve eylemleri niçin sürekli olarak yapıyor ?
Bu soruların cevabı açık ve samimi biçimde verilmeden hiçbir süreç gerçek anlamda güven üzerine kurulamaz.
Çünkü mesele artık bir televizyon programında söylenmiş bir cümle değildir.
Mesele, Türkiye’nin önündeki yeni dönemin hangi zihniyet üzerine kurulacağıdır.
Devletin sabrını sınamanın faydası yoktur…
Av. Ali Haydar DERELİ 28.08.2026