ŞANGHAY-NATO-TÜRKİYE
Türkiye’nin dış politikası açısından önemli bir tartışmanın kapısı yeniden açıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkilerin daha ileri seviyeye taşınabileceğine ve tam üyeliğin değerlendirilebileceğine ilişkin açıklaması, ister istemez şu soruyu gündeme getirdi:
Türkiye nereye gidiyor?
Öncelikle Şanghay İşbirliği Örgütü’nün niteliğini doğru anlamak gerekiyor. 2001 yılında Çin ve Rusya’nın öncülüğünde kurulan ŞİÖ, bugün Hindistan, Pakistan, İran, Belarus ve Orta Asya ülkelerini de bünyesinde barındıran geniş bir Avrasya yapılanmasına dönüşmüş durumda. Güvenlik, terörizmle mücadele, ekonomi, enerji, ulaştırma ve bölgesel işbirliği örgütün başlıca faaliyet alanlarını oluşturuyor.
Ancak ŞİÖ, NATO’nun alternatifi olan bir askerî ittifak değil.
NATO, üyeleri arasında kolektif savunma esasına dayanıyor. Bir üyeye yapılan saldırının bütün üyelere yapılmış kabul edilmesini öngören 5. madde, ittifakın temel dayanaklarından biri. ŞİÖ’de ise buna benzer bir ortak savunma yükümlülüğü bulunmuyor.
Bununla birlikte örgütün jeopolitik ağırlığını küçümsemek de mümkün değil. Çin ve Rusya’nın öncü konumu, Hindistan, Pakistan ve İran gibi büyük ülkelerin üyeliği ve Orta Asya’nın stratejik coğrafyası, ŞİÖ’yü Avrasya’nın önemli güç merkezlerinden biri hâline getiriyor.
Türkiye açısından bakıldığında, bu ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesinde şaşılacak bir taraf yok. Çin’le ticaretimizi artırmak, Rusya’yla enerji ilişkilerini sürdürmek, Türk Cumhuriyetleriyle bağlarımızı güçlendirmek ve Asya’nın yükselen ekonomileriyle yeni ortaklıklar kurmak Türkiye’nin ekonomik ve stratejik çıkarları bakımından önem taşıyor.
Fakat ilişkileri çeşitlendirmek ile dış politika eksenini değiştirmek aynı şey değil.
Türkiye yaklaşık yetmiş yıldır NATO üyesi. Türk Silahlı Kuvvetleri NATO’nun en büyük ikinci ordusu. Savunma sistemimizden askerî yapılanmamıza, istihbarat işbirliğinden güvenlik politikalarımıza kadar önemli ölçüde NATO sistemiyle bütünleşmiş durumdayız.
Bu nedenle ŞİÖ’ye tam üyelik tartışması, yalnızca yeni bir ekonomik veya diplomatik ortaklık arayışı olarak görülmemeli.
Bir başka soru da ŞİÖ’nün siyasi karakteriyle ilgili. Örgüt içerisinde demokrasi, hukuk devleti, insan hakları ve özgürlükler konusunda birbirinden oldukça farklı standartlara sahip ülkeler bulunuyor. Çin ve Rusya gibi küresel güçlerin örgütteki ağırlığı da ŞİÖ’nün uluslararası sistemdeki yerini ayrıca önemli kılıyor.
Türkiye burada ince bir denge kurmak zorunda.
Ne Batı ile ilişkilerini vazgeçilmez bir bağımlılık hâline getirmeli ne de Doğu ile yakınlaşmayı bir eksen değişikliğine dönüştürmeli.
Türkiye’nin dış politikadaki asıl ihtiyacı, farklı güç merkezleriyle ilişki kurarken kararlarını başkalarının beklentilerine göre değil, kendi millî çıkarlarına göre verebilmesidir.
Çin’le ticaret yapabiliriz.
Rusya’yla enerji ilişkilerimizi sürdürebiliriz.
Türk dünyasıyla ekonomik ve kültürel bağlarımızı güçlendirebiliriz.
Asya’nın yükselen güçleriyle yeni işbirliği alanları oluşturabiliriz.
Bütün bunları yaparken NATO üyeliğimizi ve Avrupa ile ilişkilerimizi de sürdürebiliriz.
Çünkü Türkiye’nin jeopolitik avantajı, tek bir merkeze bağlanmakta değil; farklı güç merkezleri arasında kendi ağırlığını koruyabilmektedir.
Bu nedenle tartışmayı “Şanghay mı, NATO mu?” ikilemine sıkıştırmak yerine daha doğru bir soruya çevirmek gerekiyor:
Türkiye, değişen dünya düzeninde kendi merkezini ve kendi yönünü belirleyebilecek mi?
ŞİÖ üyeliği gündeme geliyorsa, bunun cevabı yalnızca diplomatik açıklamalarda değil, Türkiye’nin uzun vadeli stratejisinde aranmalıdır.
Çünkü mesele bir örgüte üye olup olmamaktan çok daha büyüktür.
Mesele, Türkiye’nin gelecekte nasıl bir güç ve nasıl bir ülke olmak istediğidir.
Av. Ali Haydar DERELİ 04.09.2026