BEN DE OLSAM BENİ SEVMEM
“Hiçbir amelime güvenmiyorum. Yalnız Allah düşmanlarına düşmanlığım var”
Abdulhakim ARVASİ
Sene 1969 yılının Mayıs ayının 23.günü altı üstü toprak tek gözlü evin tandır kenarında dili lâl kulağı sağır bir anneden sefaletin tam orta yerine dünyaya geldim. Çocukluğum her şeye rağmen yedi yaşına kadar köyde çayırda, harmanda, toz toprak içinde, koyun kuzu peşinde güzel geçti.
Yedi yaşından yirmisine Trabzon Arafilboy ile Kaymaklı Mahallesi'nde yaşadım. Daha ilkokul birinci sınıfa başladığım ilk gün ilk travmayı yaşadım. Okullar açılalı iki ayı geçince öğretmen Yunus Şişman tarafından kapı önüne konsam da feryâd-ı figanıma kulak veren boyu küçük yüreği koskocaman Okul Müdürü Osman Nuri Tonyalı'nın bana kefil olması ile okumaya başladım.
Ayağımda cızlavut, sırtımda anamın eski siyah çarşafından beyaz iplikle diktiği önlük, elimde abimin önceki yıldan kalan ve her sayfasını sildiğim bir yırtık defter, yanında avucumun içini ancak doldurabilen küçücük bir kurşun kalem.
Sınıfın en arkasında bir sırada unutulan ve yüzüne dahi bakılmayan gözü yaşlı bir ucube. Vebalıymışım gibi öğretmen ve diğer öğrenciler tarafından görülemeyen ve istenmeyen biri.
Hiç kimsenin ilgilenmediği ve sol yanındaki iplere dizili fişlerden okumayı en erken söktüğü halde bunu bildiremeyen bir çocuk. Ta ki sınıfa okul müdürü ile giren o uzun boylu ve yakışıklı müfettişin keşfettiği bir garip öğrenci.
Öğleden sonrası da sırtıma kilomun yarısına denk verdikleri boya sandığı ile Trabzon Âşıklar Parkı, Suluhan ve büyük postane önünde ayakkabı boyamaya başlayan ilk gün kazandığı 20 lira ile Çolağın Fırınından aldığı yedi ekmekle gururla rutubetli evine giren bir küçücük adam. Ve o an kardeşlerinin ve bilhassa annesinin yüzünden okuduğu o tarifsiz mutluluk.
Ve sonraları Trabzon'da hurdacılık, hamallık, işportacılık gibi işlerin arasında tek hayalî okumakla geçen seneler. Kaymaklı'dan Kavakmeydanı'ndaki okula yürüyerek adımlanan sokaklar, caddeler ve tükenmeyen yollar.
Sene 1984 ve Endüstri Meslek Lisesi Motor Bölümü ilk atölye dersinde karpit kazanı musluğunu kapatması yüzünden öğretmeninden temiz yarım saat yediği dayakla kayısı hoşafına dönen yüzüyle ağlaya ağlaya sabretmek. Ve her öğlen arası çeyrek ekmek arası küçücük bir domatesin üzerine gözyaşlarını yağmur misali akıtarak okumaya çalışmak ve ayakta/hayatta kalabilmek.
O durumda bile koskoca Avni Aker tribünlerinde binlerce insanın girdiği sağlık memurluğu sınavında Trabzon birincisi olduğu halde sepet hamalı babasının tek sözüyle cebinde sadece elli lirayla yönünü Ankara'ya çevirebilmek.
Kredi yok, burs yok, yurt çıkmamış. Valizini ilk ay açamamış eski terminalde bank üstlerinde, orada burada yatarak Gazi Üniversitesi'nde okumaya çalışan bir genç. Ve sonrası üç Hızır misali kendisine el veren aynı evde kalan üç öğretmenin himmeti ile geçen dört yılsonunda hayallerine bir adım daha yaklaşabilen bir garip delikanlı.
Okul sonunda hayata tekrar baba mesleği hamallık ile devam ederken bir mucize ile Kars’ın Kağızman’da başlayan tek sevdası öğretmenlik. İlk dersini gururla haykıra haykıra tandır isinin yanaklarında raks ettiği yayla kokulu çocuklara din adına, vicdan ve kardeşlik adına dağarcığındaki sevdayı paylaşabilmek.
Nihayetinde tekrar doğduğu topraklara hicret ve 33. yılına adım attığı meslek hayatı. Bu geçen yıllarda çocukluğunun travmasından kalmış olmalı ki insanlara şartsız ve şurtsuz aşırı güven. Yoklukla ve hiç burs almadan geçirdiği yıllardan kalma bir psikoloji ki bu zaman zarfında burs bulmadığı öğrenci, el uzatmadığı Allah’ın kulu kalmasın.
Allah’ın verdiği yetenekle resim, karikatür, yazı ve şiir hayatı ile şehrin sosyal ve kültürel hayatına kendi imkânlarıyla neşter vurması da caba. Zira yazdığı 22 kitap ve yaptığı 500 sayılık Hayal Dükkânı kültür sanat sayfası ile gençlere hayal kurmaya teşvikle mücadele içinde geçen bir ömür.
Şehrin hemen her yerinde düğünde, cenazede, sosyal ve içtimaı hayatında görünmek. Kimseye kin gütmeden, kendisine taş atana hep gül uzatmak. Kin tutmadan, küs durmadan selam vermek herkese delisine, velisine, yolda kalmışına.
Köyüne sevdalı olmak. Şiirler yazmak gidenlerin ardından. Gümüşhane coğrafyasına, dağına bayırına küfredenlere inat şiirler karalamak şehrinin güzellikleri adına. Doğduğu köyüne ve şehrin bütün köylerine destanlar dizebilmek. Her soyadının soy ağacını çıkarabilmek ve paylaşmak. Cenazesine, düğününe katılmak gücü nispetinde. Ama gel gör ki hep ötekileştirilmek, dedikodularına meze olmak, çaresiz kalmak.
Olsun bu şehre ayak bastığım 2003 yılından bu yana sağır kurbağa misali kulağımı kapatarak hep ürettim, üretmeye de devam ediyorum her türlü zorluğa, mobbinge rağmen. Bir elin parmağını geçmeyen insan tarafından destek görsem de hep itelendim, kıskanıldım, geriye itildim. Sebebini aslında sizler de çok iyi biliyorsunuz ki tek kelime “kıskançlık” ve bir nevi “uzanamadığı ete murdar deme” aşağılık sendromu.
Hangi vali olduğunu unuttum. Bir öğretmenler günü konuşmasında Milli Eğitim Müdürüne kürsüden seslendi;
“Öğretmenliğinin yanında bu şehrin kültürüne destek veren, kitap yazan, köşe yazısı kaleme alan öğretmenin var mı” diye. O da sağ olsun benim adımı verdi. Ve devamında dedi ki;
“Böylesi küçük şehirlerde bir insan bir değil iki hatta üç insan olmalıdır.”
Ben o valinin o sözündeki samimiyeti ve inovasyonu ile yazmaya devam ettim. Aynı vali veya başka bir vali “hayır kesinlikle öğretmenliği dışında bir şey yapamaz” deseydi belki de şu anda kütüphanelerinizde bulunan 22 eserim olmayacaktı. Ama gelin görün ki bizim Gümüşhaneliler ve köylülerimin;
“Bu öğretmen mi, yazar mı, şair mi, gazeteci mi” sesini duydu bu kulaklarım. Hatta bir gazeteci müsveddesi o daha bıldırın gurbağası iken Gümüşhane Gazeteciler Cemiyeti kurucusu olan şahsıma bir toplantıda hakaret etme küstahlığını gösterebildi. Bir gazete yazıma ambargo koydu.
Köyüme, şehrime, ihtiyaç sahiplerine ve bilhassa bu şehrin tek kurtuluşu okumaya sevdalı olan gençlerine hep el uzattım. Buna rağmen bu şehir beni sevmiyormuş, Zafer Meydanında Kırmızı Koltuk önünde arkamdan konuşuyorlarmış hiç de umurumda değil. O konuşanlar şunu iyi bilsin ki Allah’ım geçinden versin; cenazesinde tabutun başında duasını okuyan, Emirler’de mezarına toprağı atan, baş tahtasını yazan, toprağına su dökerek Yasin-i Şerif okuyan yine bu garip olacaktır.
Evet, son olarak benim hayatım şu satırları sonuna kadar okuyanlar bilecekler ki kendi hayatlarının noktası virgülüne ta kendisi. Buna rağmen beni bu şehirde hiç kimse sevmiyormuş.
“Ben de olsam beni sevmezdim, sıkıntı etmeyin olur mu?”