Bazen insan, umutlarının tamamen tükendiğini düşünüp hayatıyla ilgili önemli kararlar alır. Umudunu yitiren insan, yaşamının anlamını da kaybetmiş gibi hisseder. Ben böyle zamanlarda hep Mustafa Kemal’i düşünürüm.
19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında aklında ve yüreğinde, Türkiye’yi işgalden kurtarmak ve çağdaş bir ülke kurmak vardı. Oysa koşullar berbattı. Nutuk’un o günleri anlatan açılış cümlelerini okuyunca, aynı gemiyle İstanbul’a dönüp vazgeçmediğine şaşarsınız. O, bunu aklına bile getirmeden umudunun peşinden gitti.
Atatürk’ün bu kararlılığı yalnızca Samsun’a çıkışla sınırlı kalmadı. Hayatı boyunca umudunun ve hayallerinin peşinden gitti; en zor koşullarda bile pes etmedi. Onun bu vazgeçmeyişini ve büyük hedeflerine nasıl tutunduğunu gösteren örneklerle devam edeceğim.
Atatürk, karşılaştığı sorunlara bilimin ışığında çözümler ürettirdi. Duygusal tükenmişliklere teslim olmak yerine aklına ve mantığına güvendi. Bu yönüyle o, sadece bir asker değil, bilimi rehber edinen ileri görüşlü bir liderdi.
Askeri liseden başlayıp ömür boyu süren Fransızca merakı, onun yenidünyalar keşfederek umudunu canlı tuttuğunun bir göstergesiydi. Bu merak, onun öğrenmeyi hiç bırakmayan, ufkunu sürekli genişleten bir insan olduğunu da ortaya koyuyordu.
Ağır ülke sorunları ve savaş baskısı altındayken bile at binen, yüzen ve bilardo oynayan Atatürk, bedenini zinde tutarak yaşam enerjisini korumasını bildi. Bu yönüyle o, yalnızca savaş meydanlarını değil, hayatın dengesini de iyi bilen iradeli bir insan modeliydi.
Cephede bile “Çalıkuşu” romanını yanından ayırmaması, en karanlık günlerde sığınılacak edebi bir liman arayışıydı. Binlerce kitap ve Çankaya’daki güvercinlik, onun içindeki şefkati ve yarınlara dair umudu diri tutmuştur. Bu, onun sert bir komutan olduğu kadar ince ruhlu bir insan olduğunu da gösteriyordu.
Kendi kıyafetlerini tasarlaması ve kalıpları reddetmesi, dayatmalara karşı kendi tarzını yaratma çabasının bir göstergesiydi. Lacivert elbiseleri sevmeyen bu yenilikçi tarz, onun estetikten anlayan ve kendi kimliğini oluşturan bir lider olduğunu gösteriyordu.
Özenli Türkçesiyle milli kimlik umudunu yeşerten Atatürk, Rumeli şivesiyle de kendi geçmişine ve samimiyetine tutunmuştur. Bu denge, onun hem çağdaş hem de köklerine bağlı bir insan olduğunu gösterir.
Kendisine “Ata” denmesini reddederek milletiyle eşitlenen lider, gücünü unvanlardan değil, halkla kurduğu ortak gelecek inancından almıştır. Bu alçakgönüllülüğü, onun halkıyla bütünleşen yönünü en güzel biçimde ortaya koyuyordu.
Bedenen 46 kiloya kadar düştüğü en zorlu hastalık döneminde bile çalışmayı bırakmaması, umudun fiziksel tükenişe karşı kazandığı zaferdi adeta. Bu, onun iradesinin ve sorumluluk duygusunun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu.
Atatürk’ün halkın sade yaşantısına duyduğu özlem, yaşamın gerçek anlamının gösterişte değil, insan sıcaklığında ve samimiyette olduğunu hatırlatır. O, halkın içinde olmayı seçen, sadeliği önemseyen bir liderdi.
Kendisine hakaret eden köylüye öfkeyle değil, onun çilesini anlayan bir adaletle yaklaşması, tükenmiş bir toplumun ruhunu iyileştirme kararlılığıydı.
Evet Atatürk’ü büyüten şey, yalnızca büyük zaferleri değil; umutsuzluk anlarında bile umudu eyleme dönüştüren bu insani yönleriydi. Dolayısıyla onun hayatı, umudunu yitirmek üzere olan her insana ilham kaynağı olmalı. 10 Kasım’da onu anarken, bize bıraktığı en büyük mirasın umut ve kararlılık olduğunu asla unutmayalım…