FİKİR İŞÇİSİ, TÜRK MÜTEFEKKİRİ: CEMİL MERİÇ

Muzaffer ARSLAN[1]

                 “Başlıca işim, düşünmek ve düşündüklerimi cemiyete sunmaktır.”

ÖZET

Cemil Meriç, öyle birkaç kitapla okunup anlaşılacak bir aydın değildir. Hatta diyebiliriz ki aydın sıfatı onun için yavan kalır. Cemil Meriç, Türk milleti için sadece deneme yazarı olmaktan öte, bir sanat, düşünce ve edebiyat abidesidir. O, yaşadığı dönem çerçevesinde toplumdan hep bir adım önde gitmiş, topluma bir şeyler öğretmek, aşılamak için fedakârlıklarda bulunmuş mükemmel bir şahsiyettir.

Cemil Meriç, yaşadığı hayatla ve eserleriyle Türk ilim ve irfan dünyasının seçkin şahsiyetlerinden biridir. O, tam anlamıyla nev-i şahsına munhasırdır. Çeşitli alanlarda dil, tarih, edebiyat, felsefe ve sosyoloji olmak üzere sosyal bilimlerin birçok alanında araştırma yapmış üretken bir düşünce adamıdır. Yazmış olduğu ve tercümeleriyle Türk edebiyatında önemli bir yeri olduğu kabul edilir. Şahsi hayatı ve yapıtlarıyla ömrünü Türk irfanına adayan bir fikir işçisidir.

Batı karşısında Türk aydınının içerisine düştüğü aşağılık duygusunun zararlı sonuçlarını ortadan kaldırmak için Doğu ve Batı’nın hakikatte bir bütün oluşturduğu gerçeğinden hareketle izmlerin bize giydirdiği deli gömleklerinden kurtulmayı ülkesine reçete olarak sunmuştur. Bu yaklaşımın fikir hayatımıza zenginlik kazandıracağını ve ülkemizin önünü açacağını özellikle vurgulamıştır. Onun yapıtlarından hareketle bu ülkede neden donanımlı düşünce adamı yetişmediğinin ipuçlarını bulduk. O, kökü ezelde ve dalları ebette bir medeniyeti arzulamış, şanlı mazi olan Osmanlı Tük medeniyetiyle köprüler kurmayı amaçlamıştır.

Ondaki yerlilik anlayışı, yerli olmayanı reddetmekten çok uzaktır. Yerlilikten muradı yerli olanı keşfetmek arayışıdır. Bu çalışmada Türk düşünce hayatının abide şahsiyetlerinden Cemil Meriç, Türk mütefekkiri olması yönüyle değerlendirilecektir.

Anahtar Kelimeler: Fikir işçiliği, Mütefekkir, Muhafazakârlık, İzmler, Cemil Meriç

CEMİL MERİÇ

Fikir işçisi, bilim ve fikir alanında çalışan kimse… (TDK) Hayatının tamamını Türk irfanına adamış müstesna bir kişiliktir O. Onun değimiyle “Türk irfanına adanmış münzevi ve mütecessis bir fikir işçisiyim.” Türk aydınının olaylara ve kişilere tepeden baktığı bir dönemde O, bütün Türk milletinin nabzını tutmuş tam bir aydındır. Ülke sorunlarını aklında ve yüreğinde hissetmiştir.

Jurnal adlı esirinde kendisini şöyle tanıtır: “Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisiyim; başlıca işim, düşünmek ve düşündüklerimi cemiyete sunmaktır” (Jurnal, 18.6.1974).

Türk sosyolojisinin çağdaş ve en akılcı yorumlayıcısıdır. Bir imparatorluğun parça parça edildiği asırda böylesi bir aydının elbette sosyal, psikolojik ve ekonomik pek çok sorunu olmuştur. Ancak sorunların üstesinden gelmek için onda yeterince azim vardır. Bütün olumsuzluklara rağmen Cemil Meriç, kendini ilme ve memleket sorunlarına adamıştır. Bu uğurda gözlerini kaybetmeyi bile göze alabilmiştir. Antakya’da geçen çocukluk yılları türlü zorlukla geçmiştir. Farklı din ve kültürden insanların olduğu bu mekân onu yer yer sıkmış olsa da geniş düşünebilmesindeki en önemli aşama da olmuştur.

Okumak, araştırmak ve yazmak… Onun bütün meşguliyeti işte buydu. Ayrıştırmadan ve at gözlüğü takmadan okumak… Onun başarısı burada gizliydi. Okumaya başladığı ilk günlerde “Türk Sazı” onun zevkle okuduğu bir dergiydi. Bu dergideki şiirleri heceleye ve gür sesle okumuş, bundan da büyük zevk almıştır. Okumak ve yazmak onun hayatında iki önemli değerdir. Bunu “Bazıları taçla doğar, bazıları kılıçla. Ben kalemle doğmuşum.” sözüyle anlatmıştır. İnsanların vefasızlık ve kıyıcılığı karşısında kitaplara sığınmıştır. Okumak onu kibirden de uzaklaştırmıştır. Fildişi kulesine çekilmemiş halka tepeden bakmamıştır. Kitap okumanın insanın zekâsını kibarlaştırdığını düşünmüştür. Her okuduğu kitap onu olgunlaştırmış ve kalbi daha hassas, kanı daha sıcak, zekâsı ise daha işlek olmuştur. Bütün bunlar ruhuna huzur vermiştir. Onun okumaları ruhunu teskin etmiş ve vicdanını devreye sokmuştur. Vicdanı, aklı ve gönlü her dem uyanık olduğundan doğal olarak sonuç olarak duyarlı, bilinçli bir aydın doğmuştur. Her kitabın meçhule açılan bir kapı olduğunun bilincindedir. Bu meçhul, aslında gerçeğe giden yoldur. Bu yol, düşünceden geçer. Bu nedenle o, düşünceyi şöyle tanımlar: “Düşünce bir meydan okuyuşa idrakimizin verdiği cevaptır.  

İyi düzeyde Fransızca bilmesi Batı’yı tanımasında en önemli etkendi. Doğu’dan da Hint edebiyatına merak duymuş ve bu merakı onu büyük bir başarıya taşımıştı. Doğu ve Batı medeniyetini çok iyi değerlendiren üstat, sosyolojik tespitleriyle günümüze ışık tutmuştur.

Osmanlı imparatorluğunun parça parça edildiği bir asırda kurtuluş üzerine çeşitli fikir akımları doğmuştu. Ona göre “Osmanlı irfandır, Avrupa kültürdür.” Mazinin (Doğu) irfanı ile hâlin (Batı) kültürü buluşturulmalı ve iyi bir sentezle Avrupalılaşmayı, çağdaşlaşmayı ya da yabancılaşmayı birbirinden ayrı ayrı ele alıp incelemeyi başarabilmiştir. Cemil Meriç de bu akımların yer yer içinde bulunmuştur. Dünya ülkelerinin millileştiği bir zamanda en çok da Türkçü şair ve yazarların etkisinde kalmıştı.

Cemil Meriç’in fikir hayatı ile ilgili hiç tereddüt etmeden şunu söyleyebiliriz: “Cemil Meriç’in hayatı arayışlarla geçmiştir.” Bu arayışları yıllara göre 1917-1925 yılları arası “mütedeyyin Müslümanlık” devri; 1925-1936 yılları arası “milliyetçilik” devri (Öyle ki Meriç soyadından önce bir ara Şaman ve Yılmaz soyadlarını kullanmıştır); 1936-1938 yılları arası “Sosyalistlik” devri; 1938-1960 yılları arası âraf dediği “kuluçka” devri; 1960-1964 yılları arası “Hint” devri; 1964’ten sonra ise sadece “Osmanlı”dır (Göze, s. 7-8).

Doğu’nun büyük mütefekkirlerinden İbn Haldın’un eserlerini okumuş, özümsemiş ve kendisine rehber edinmişti. Düşünce dünyasında ve fikir semalarında önemli bir yeri olan bu tefekkür adamınına Umrandan Uygarlığa adlı eserinde özel bir yer ayırmıştır. İbn Haldun’un Mukaddime’sini büyük bir dikkatle tahlil etmiştir. Bu işi yaparken onun medeniyet tarihçiliğini ve sosyolojinin kurucusu olduğunu özellikle vurgulamıştır. Pek çok sosyal bilimin temellerini atan İbn Haldun için bu eserinde şöyle der:

İbn Haldun, hem medeniyet tarihinin hem de sosyolojinin kurucusu. İçtimai ilimlerin dayandığı temel prensiplerden birçoğunu ilk defa olarak ifade eder ve uygular” (Meriç, 2011b: 149). “İbn Haldun, Ortaçağın karanlık gecesinde muhteşem ve münzevi bir yıldız; ne öncüsü var, ne devamcısı, Mukaddime, çağları aydınlatan bir fecir, girdapları, mağaraları, zirveleriyle…” (Meriç, 2011b: 140).

Hiçbir fikrin körü körüne savunuculuğunu yapmamış olmakla birlikte çeşitli fikirlerin içine girmiş ve çıkmıştır. Çeşitli tarihlerde bazı fikirlerin damgasıyla yaftalansa da O, hiçbir İzm’in savunuculuğuna soyunmamıştır. Her fikre eşit uzaklıkta kalmayı başarması sayesinde onu bir kalıba sokmak imkânsızdır. Olayları sosyolojik, psikolojik olarak ele almış bilimsel ve nesnel çıkarımlarda bulunmuştur. Bu yönü onu bir bilim ve sanat adamı yapmıştır.

Olgunluk döneminde bir tespitte bulunmuş ve şöyle demiştir: “Gençliğim allahsız bir çölde akıp giden başıboş bir ırmaktı.” Bu tespit bile tek başına onun sorgulayıcılığını gözler önüne sermektedir. Batı’nın ezen ve kan döken baskıcılığının karşısında daima onurlu durmuş; medeni ülkelerin faşist tavırlarına karşı durmuştur. Özgürlük ve eşitlikten yana tavır almıştır. Türkiye’nin işgaline karşı dimdik durabilmiştir. Kapitalist Avrupa’nın ikiyüzlülüğü karşısında özgür iradesini kullanmış ve kalemini bir silah gibi işletmiştir.

Türk kültürünün Türkçe’nin yaşatılmasıyla mümkün olacağını her fırsatta dile getirmiştir. Bu çerçevede “Kamûs namustur.” Demiştir. Daima iyilikten ve doğruluktan yana olmuştur. Güçlünün yanında bulunmaktansa ezilenin yanında bulunup acıya ve haksızlıklara karşı direnmeyi ilke edinmiştir. Yeni, yeni olduğu için alınmamalı; yeni, işe yaradığı için ve o oranda alınmalı demesini bilmiştir.

“Yobaz, Şark’ın nefis müdafaası. Yobaz, samimiyet, yobaz kendini bir nass’a hapseden idrak; bir nass’a, yani sonsuza. Yobaza düşmanlık, tarihe düşmanlık. Yobaz biziz, en güzel tarafımızla biz.” bu ve bunun gibi onlarca veciz ifadeyi barındıran Bu Ülke’yi illa ki okumalıyız. Eğer okursak görürüz ki “İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri…’dir.

Bu Ülke, Türk tarihini, Türk dilini, Türk kültürünü sosyolojik açıdan gözler önüne seren seçkin bir eserdir.

Cemil Meriç, Türk irfanına gecesini gündüzüne katıp çalışan -görmeyen gözlerine rağmen- her durum ve şartta insana bir şeyler vermek için çalışan bir fikir işçisidir.

Mütefekkir, düşünür… (TDK) Türk irfanına katkısı çocukluk yıllarından itibaren geçirdiği zor hayatın her anına yansımıştır. Gerçek hayattaki üzüntülerini kitapların dünyasından aldığı saadetle telafi etmiştir. Çocuk denecek yaşına rağmen büyük yazarların kitaplarını okumuş ve bu kitaplar üzerinde fikir yürütmüştür. Hayatının her dönemine damgasını vuran düşünmek, onu kalıplardan, peşin kabullerden kurtarmıştır. Yaşadığı asrın bütün sancılarını aklında ve gönlünde duyan Cemil Meriç, bir çağın vicdanı olmak ister. Böylelikle de akıllara vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek ve sonuç olarak da Türk insanını bölen, birbirinden ayıran bütün duvarları yıkmak ister. Bu düşünce tarsi başlı başına meydan okumaktır cehalete. Ona göre “düşünmek, savaşmaktır. Bir nesil uğruna, bir millet uğruna bir medeniyet uğruna savaşmaktır.” Pek çok çağdaşından ayrılan bir özelliği vardır. O, farklı bakış açısı ve tahlilleriyle pek çok çağdaşından ayrılmaktadır. Şöyle ki o, Batı’nın emperyalizminden doğrudan işgali anlamamıştır. Ona göre Batı emperyalizmi, tuzağa düşürmek istediği ülkeleri işgal etmektense onları kültürsüzleştirerek ve böylece de kültürsüzlüklerine inandırarak yok eder. Bu planlılığa rağmen pek çok işgal edilmiş medeniyet, kurtuluşu sihirli bir formülde ya da “izm”de bulacağını zannetmektedir. Bu bağlamda evvela aydın kavramı üzerinde durmuş, müstesna hayatıyla aydının partresini çizmiştir. Türk mütefekkirinin kendine bile yabancılaştığını belirten Cemil Meriç, bu fikrini şöyle dile getiriyor: “Yabancılaşmış bir iki aydın, yani Batı’nın bir kaç papağanı, hürriyet içinde hürriyet hasreti çekerken ‘bize bağlı olan bir memleketin (Romanya) çocuğu olan Panait İstrati, dünyanın en hür diyarı Osmanlı ülkesidir.”

Ülkesine, Türk milletine ve Türk irfanına olan sevgisi her şeyden yüce olsa da o, bir aydına yakışır tavırla yanlışlık ve zaaflara karşı savaş açmasını bilmiştir. Asırlar öncesine dayanan medeniyet yarışında pek çok hatanın farkına varmış ve öncelikle de Türk aydınını eleştirmiştir. Bir kısım aydınları anlatırken her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallılar olarak betimlemiştir. Onların karanlığa alışmış olduklarından söz ederken bir de benzetme yapar. Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar? Sorusunu sormadan da edemez. Bu soruya en güzel yanıtı yine kendi verir. “Saygıya lâyık insan, kendi kafası ile düşünen ve düşüncesini haykırmaktan çekinmeyendir.” Kendi beyniyle düşünmeyi hayatındaki en büyük olay olarak gören Meriç, bu irfan yolundaki sergüzeştini aktarırken Spinoza’dan ve Nietzsche’den örnekler sunar. Ve der ki: “Spinoza kırk dört yaşında ölmüş. Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum.”

Fikir yolculuğunda kısır döngülerden arınmış olmak onun entelektüel yolculuğunun sorunsuz geçmesini de sağlamıştır. Bütün zevki kitaplar ve bu kitapların ona sunduğu çözümlerdir. Aklına yön verecek izmlerin baskısından sıyrılmış olmak elbette kolay olmamıştır. Hayatının çeşitli evrelerinde belli kesimlerin onu farklı ideolojilerle yaftalaması elbette üzülmesine sebep olmuştur. Ancak yine de o dimdik fikir yolculuğuna devam etmesini bilmiştir. Bu noktadan baktığımızda “Hele o canım kitaplar. Bütün siyasi düşünceleri tasvip edirmiş Mabeuf. Zira hiçbiri umrunda değilmiş. Politikacılardan tek istediği: Kendini rahatsız etmemeleri…” sözünü sağlam bir zemine oturtabiliriz.

İdeolojilerin korunaklı kalelerine sığınıp mutlu ve müreffeh yaşamısını biliyordu elbette. Lakin o bu tür bir hayatı yaşamak olarak görmemektedir. O, insanlar arasına duvarların örüldüğünü görmüş ve bu duvarları yıkmaktan başka çare olmadığını özellikle vurgulamıştır. Bu uğurda hicivleri devreye sokmuştur. Hicivin toplumlar arasında örülmüş duvarları yıkıcı gücüne özellikle değinmiştir. Toplumsal ayrışmaların giderilmesi için hicivin kullanılması gerçeğine ragmen silahların devreye sokulduğu bir asırda toplumsal yaraların kaçınılmaz olduğunu ısrarla ifade etmiştir.

O, hakikat avcısıdır. Hakikatin ancak ve ancak fikirler arasındaki çatışma ve çarpışmadan doğacağını bilir. Ve hakikatin asla bir zümrenin elinde olmadığına değinerek zorlamayla kimsenin ikna edilemeyeceği gerçeğini belirtir.

Muhafazakârlık, Arapça “muhafaza” ve Farsça “kâr” sözcüklerin oluşur. Tutucu anlamına gelmektedir. Bu kavram günümüze ilişkin bir kullanımmış gibi gelse de aslında Aristo’ya kadar uzanan bir geçmişi vardır. Yasaları ve belli varsıl grupları korayup kollayan anlamında kullanılmıştır. Modern çağda (18 yüzyılda) muhafazakârlık kavramının yerine koruma kavramı tercih edilmiştir. Siyasi anlamda bu kavramın kullanılması günümüzden iki asır öncesine dayanıyor diyebiliriz (Akkaş, 2003: 242). Bu anlamda siyasi ideoloji, bir düşünce geleneği, bir üslup ya da mizaç olarak ele alırsak Edmund Burke, felsefi, siyasi anlamda yorumlamasıyla karşımıza çıkar.

Düşünce tarzı ve bir tutum olarak muhafazakârlığın çıkış noktası, insanlık tarihinin bilinebilir ilk dönemlerine kadar uzar. Buna ragmen siyasi bir doktrin ve ideoloji olarak muhafazakârlığın tarihi günümüze yakındır. Bu nokta-i nazardan baktığımızda muhafazakârlık, Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan 18. yüzyıldan itibaren şekillenmiştir. İnsanlık tarihinin yaşamış olduğu büyük sosyal, siyasal ve iktisadi çalkantılarından doğmuştur.

Fransız Devrimi, Aydınlanma döneminde belirginleşen ve onu felsefi temellerine eleştiri getiren bir dönüm noktasını olmuştur. O halde diyebiliriz ki muhafazakârlık, Fransız Devrimi’ne duyulan tepkiyle, onun temellerini hazırlamakla yaftalanan Aydınlanma filozoflarının eleştirisinin yarattığı bir düşünce tarzı ve fikir olarak doğmuştur.

Üstad, Tanzimatla başlayan Türk’ün batılılaşma sürecini bir entelektüele yakışır şekilde değerlendirir. Batılılaşmanın ne olduğunu ve zamanla nasıl yerini çağdaşlaşma kavramına bıraktığını ortaya kor. Cemil Meriç’e göre Tanzimattan itibaren bu ülke ‘Batı, batılılaşma, çağdaşlaşma, frenkleşme’ derken bu ülke su alan bir gemidir. Bu su alan gemide kurtuluşun reçetesini de yazar. Bu reçetenin ana unsuru İrfana ve Mutlak’a  kaçıştır (Bu Ülke, s. 57-60; 68-72). Bütün bu kavramların bir aldatmaca, gözboyamadan ibaret olduğunu bilen Cemil Meriç, bu kavramların Avrupa’nın bir ihraç metaı olduğundan yakınarak der ki:

“Batılılaşma miti eskiyince, yeni bir yalan çıktı sahneye…Daha doğrusu, aynı nâzenin taze bir makyajla arz-ı endâm etti.

Filhakika, intelijansiyamızın şerefine şampanya şişeleri patlattığı bu sözde bâkire, Tanzimat’tan beri tanıdığımız ‘Batılılaşma’nın ta kendisi.

Çağdaşlaşmak, Avrupa’nın yeni bir ihraç metaı, kokain ve LSD gibi… Şuuru felce uğratan bir zehir. “Çağ-dışılık” ithamı, iftiraların en alçakçası, en abesi. Aynı çağda muhtelif çağlar vardır. Çağdaşlaşmak neden Hristiyan Batı’nın putlarına perestiş olsun?

Bu, kendi derisiniden çıkmak, kendi mukaddesilerini inkâr etmek ve peşin peşin köleliğe razı olmak değil mi? biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin, bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin.

Çağdaşlaşmanın halk vivdanında adı asrileşmektir; asrileşmek, yani maskaralaşmak, gavurlaşmak. Kırk yıllık Kâni’nin Yâni olmayacağı, Türk’ün akl-I selîmi için bedahetlerin bedaheti; bir medeniyetin başka bir medeniyete istihale edemeyeceği Danilevsky’den beri bir kaziyye-i muhkeme.” (Bu Ülke, s.27)

Muhafazakârlık, konuşulan yerine göre övülen yerine göre yerilen fakat aslında pek de bilinmeyen bir kavram ya da ideolojidir. Bu kavram son asırda özellikle ağırlığını hissettirmiş ve siyasetin yön vericilerinden olmuştur. Çağdaş Avrupa’nın en insancıl geçinen aydınlarını değerlendirirken çarpıcı bir gerçeğe parmak basar ve der ki:

“Çağdaş Avrupa’nın en ‘insancı’ filozoflarına bir göz atın, hepsi şiddete âşık… Bu tahrip ihtirası, bir asrın imtiyazı, daha doğrusu yüz karası değil, Kaabil’den beri uzayıp giden bir lanet zinciri. Kıyıcılık kanında var Avrupanın. Yunan destanları birer cinayet salnâmesi, Yunan, İskandinav veya Germen destanları. Machiavelli’ye göre ‘mecbur kalınınca kuvvet haktır.’ Mecbur kalınınca, yani istenince. Şair: “Din şehit ister, âsuman kurban” diyor. Evet, Avrupanın dini…” (Bu Ülke, s. 126)

Bir kesim muhafazakârlığı yobazlık olarak değerlendirse de Cemil Meriç’in bu konuda tespiti açık ve nettir.

Yobazlık, Şark’ın nefis müdâfaası. Yobaz, samimiyet, yobaz kendini bir nass’a hapseden idrâk; bir nass’a, yani sonsuza. Yobaza düşmanlık, tarihe düşmanlık. Yobaz biziz, en güzel taraflarımızla biz.”(Bu Ülke, s.22)

Tanzimat’tan günümüze amaçlanan değişimler, yapılmak istenen projeler Türk aydınları arasında kurtuluş olarak nitelendirilmiştir. Ancak şurası bir gerçektir ki Türkiye’de muhafazakârlık konusunda bir anlam kargaşası yaşanmaktadır. Genel anlamda muhafazakârlık kavramı, ne yazık ki gericilik ve tutuculuk olarak algılanmaktadır. Türk muhafazakârlığı denilince aklımıza öncelikle Peyami Safa, Sabri Ülgener, Yahya Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Nurettin Topçu gibi Türk mütefekkirleri gelir.

1978 yılında yayımlanan “Mağaradakiler” adlı eserinde Meriç kitabın arka kapağında eserini şu şekilde sunmuştur:

“İnsanlık, aynı sefil putlara tapan bir şaşkınlar kafilesi. Hakikatte mağaranın içi de, dışı da bir. Yüz elli yıldır bir gölgeler âleminde yaşıyoruz. Kitap, kendi insanından kopan aydının trajedisi. Amacı, yeraltı mağarasına bir parça aydınlık getirmek…”

Bu isimlerin yanında özellikle Cemil Meriç’ten söz etmek gerekir. Hatta bana kalırsa muhafazakârlık kavramını sosyolojik olarak en ayrıntılı ele alan düşünür hiç kuşkusuz Cemil Meriç’tir. O, Türk modernleşmesini eleştirirken çarpıcı tespitlerde bulunur. 1923 sonrasında geçmişle bir kopuşun başlaması ve maziden vazgeçmiş olması ve bunun da bir millet yeniden yaratmaya çalışılması ile ilgili olması, Türk muhafazakârları ile onun aynı paydada yer aldığını gösterir (Akıncı, 2012: 27).

Cemil Meriç; sıradışı fikirleriyle, yaratıcı yazılarıyla bunları dile getirmesiyle yaşadığı asrın bilgesi olarak karşımıza çıkar. Görmeyen gözlerine rağmen gönül gözü açık denecek kadar aydın bir muhafazakârlık yolunda canla başla mücadele vermiştir. Yarattığı etki ve eserleriyle, düşünce dünyamızı en iyi temsil eden mütefekkirimiz olmuştur. Muhafazakârlık kavramını belki en iyi temsil eden ve Türkiye’de bu anlamda bilimsel düşünce geliştiren mütefekkirdir Cemil Meriç.

Türkiye’de askeri cuntanın yönetime el koyduğu 1980 tarihli en hacimli eseri Kırk Ambar ne yazık ki 12 Eylül’ün gölgesinde kalmıştır. Meriç’in ilgi alanının sınırlarını İspanyol romanı tarihinden Rus fikir hareketlerine, liberalizm eleştirisinden Ali Şeriati ve İran Devrimi’ne kadar genişlettiği görülmüştür (Armağan, 2008: 42).

1984 yılında yayınlanan “Işık Doğudan Gelir” eserinde Doğu ve Batı medeniyetini karşılaştırır. İslâm medeniyetinin kaynakları olan kâmus ve ansiklopedi türünden eserleri, Yunan felsefesiyle, İslâmiyet'i uzlaştırmak isteyen filozofları, akla, hür düşünceye önem veren aydınları tahlil ederek bizlere tanıtır.

Türk sosyologlarından Kadir Cangızbay (2003: 533), Cemil Meriç’i şu şekilde tanıtır:

Diyalektiği bir metot olarak uygulayan ‘serazad’ bir düşünür; sonunda titreyip kendine/yuvaya dönmüş, hidayete ermiş, hak yolunu bulmuş eski bir Marksist; Batı’yı andığı ölçüde, ışığın ancak Doğu’dan gelebileceğinin farkına varmış eski bir Batıcı; Doğu ile Batı ve/veya ‘muhteşem bir mazi’ ile ‘muhteşem bir istikbal’i birbirine bağlamanın yılmaz misyoneri, Avrasya idealinin öncüsü veya Cemil Meriçciliğin babası; müzik, zevk ve anlayışın- dan dil ve din konusundaki görüş ve tavırlarına kadar Türk-İslam Sentezi- nin ete kemiğe bürünmüş prototipi, son ve mükemmel Osmanlı veya bu temelde komple ve sistematik bir düşünür; postmodernizmin ilk yerli ve öncü temsilcisi; kendi kendisini yetiştirmiş (otodidakt) malumatrufuş bir lise/Fransızca hocası vb.‛ Kısaca Meriç, çok yönlü kişiliğe sahip bir düşünür olarak adlandırılabilir.

İzm’ler, 1960’lardan sonra Türkiye’de yayılan fikirler Marksizm, anarşizm, komünizm vs. gibi izmler aslında ülkedeki fikir buhranından yararlanmışlardı. Siyasi irfanımızın yoksulluğunu bir fırsata çeviren bu izmler, aslında Türk aydınının bir arayışıydı. Batı’yı bir bütün olarak tanımayan Türk insanı bir çıkış yolu arıyordu. Aslında ilk olarak Tanzimatta bu çaba görülmüştür. Batıyı bir ağaca benzetirsek Türk aydını bu ağacın yapraklarıyla, gövdesiyle ve dikenleriyle ilgilendi. Oysa bu ağacın kökünden geliyordu bu şahlanış. İşte tam da bu noktada Cemil Meriç farkı ortaya çıkar. Onun tespitleri Batı’yı bize en iyi çözümleyen tahlillerdir. Batı medeniyetini bir ormandan ibaret göremediğimizden tek tek ağaçlara dikkatimizi verdik ve Batı olarak karşımıza çıkan medeniyeti bir ahenk olmaktan ziyade bireysel bir şahlanış olarak değerlendirdir. Oysa bu medeniyetin bir uyumu ve prensipler bütünü vardı.

Türk aydını, izm’lerin savunuculuğunu yapayım derken Şark’ı da Garb’ı da anlamaktan mahrum olmuştu. Ona göre aydınların dini İzm’lerdir (Bu Ülke, s. 93-96). Cemel Meriç gibi büyük aydının rolü bu noktada ortaya çıkmıştır. Özüne bağlı fakat muasır medeniyetin ana unsurlarını da iyi bilen bu bilge kişi, irfanın kişinin kendini tanımasıyla olacağını bizlere hatırlatıyordu. İnsanın kendini tanıması için öncelikle çevresini ve dünyayı tanıması gerektiğine değiniyordu.

“İzm’ler idrâkimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe’lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.” (Bu Ülke, s.23).

Üstadın dönüm noktası olan, 1986 yılında yayımlanan “Kültürden İrfana” Cemil Meriç’in hayattayken yayımlanan son eseridir. Bu eserinde kültür‛den, daha derin, manevi unsurlarla örülü bir âlem olarak ‚irfan‛a geçiş yapma arzusundadır. Bu eserinde şu sözleri dile getirmiştir:

Ben de belli bir çağın insanı olarak kültürün hizmetinde idim şimdiye kadar. Eserlerimin ‘kültür’ cildi aşağı yukarı tamamlandı. Bundan sonra ‘irfan’ cildi başlayacak.” Ne var ki bu satırları yazdıktan bir yıl sonra vefat etmiştir. Yani amacına ulaşamamıştır. Yine de bu eseriyle irfan cildine güzel bir giriş yapmıştır. Ruhu şad olsun.

HAYATI ve ESERLERİ

Cemil Meriç 12 Aralık 1916’da Hatay’ın Reyhaniye (bugünkü Reyhanlı) ilçesinde dünyaya gelmiştir. Babası Mahmut Niyazi Bey, annesi Zeynep Hanımdır. Cemil Meriç’in yedi yaşına kadar çocukluğu Antakya’da geçmiştir Dini bir aile ortamı içerisinde yetişen Meriç’in çocukluk yılları, onun kişiliğinin gelişiminde derin izler bırakmıştır.

Reyhaniye Rüştiyesi’nde ilköğrenimini tamamlayan Meriç, sonra Antakya’ya gitmiş ve Antakya Sultanisi’nde öğrenimine devam etmiştir. Daha Sonra İstanbul’a giderek Pertevniyal Lisesi’nde okumuştur. Tekrar Antakya’ya dönen Cemil Meriç bir süre öğretmenlik yapmıştır. Okuduğu okullarda iyi Fransızca öğrenmiş ve bunu ileriki yıllarda yaptığı tercümelerde başarılı bir şekilde kullanmıştır.

1942 yılında coğrafya öğretmeni Fevziye Menteşeoğlu ile evlenmiştir. Girdiği Yabancı Diller Yüksek Okulu’nu da aynı yıl bitirmiştir. Daha sonra Elazığ Lisesi Fransızca öğretmenliğine atanmıştır. Gerek eğitim süreci, gerekse meslek hayatı sırasında devrin önemli der- gilerinde yazı ve tercümeleri yayımlanmıştır. 1946 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Fransızca okutmanı olmuştur.

Cemil Meriç'in ilk telif kitabı "Hint Edebiyatı" 1964’te yayımlandı. Bu eserde özellikle Doğu medeniyetlerine karşı olan önyargıları yıkmayı amaçladı. Dört yıllık bir çalışmanın sonucu olarak ortaya çıkan eser, "Bir Dünyanın Eşiğinde" başlığıyla iki kez daha basıldı.

1965-1973 yılları arasında onun tanımlamasıyla hür tefekkürün kalesi olan Hisar derginde “Fildişi Kuleden” başlığında denemeler yazdı. Bu denemelerinde evrensel kavramları bir ilim adamı mantığıyla millî yorumlar getirdi.

1974 yılında her türlü övgüye layık olduğunu düşündüğüm “Bu Ülke” adlı eserini yayınladı. Bu eser için “Bana geliyor ki, hayat denem mülâkata bu kitabı yazmak için geldim.” demiştir.

Yine aynı yıl üretkenliğinden küçücük taviz vermeden medeniyet kavramını çeşitli yönlerden ele alıp değerlendirdiği “Umrandan Uygarlığa” adlı başyapıtını vücuda getirdi.

Türk yazın tarihinde müstesna bir yere sahip olan Cemil Meriç, edebiyat ve düşünce tarihi özelliği taşıyan "Kırk Ambar" adlı eseriyle 1980'de Türkiye Millî Kültür Vakfı Ödülü'ne layık görüldü.

Hayatta iken yayınlanan son iki eseri”Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana” olmuştur. Gözlerini kaybetmek pahasına ısrarla okuduğu kitaplardan kazandığı bilgi ve görgüsü ona haklı bir ün kazandırmıştır. 1981 yılında “Yılın Yazarı” ödülüne layık görülmüştür.

1981 yılında Türkiye Yazarlar Birliğinin Üstün Hizmet Ödülünü Mehmet Kaplan ve Emin Bilgiç ile paylaştı.

1982 yılında Kayseri Sanatçılar Derneğinden inceleme dalında, 1986 yılında ise fikir dalında ödül kazandı.

2014 yılında Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde doğduğu ev, müzeye dönüştürüldü. Türkiye Cumhuriyetinin yetiştirdiği büyük ilim ve fikir adamı Cemil Meriç, kendisine duyulan vefa, minnet ve saygıdan hak ettiği değeri bulmuş ve 2015 yılında Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülmüştür. 

Doğu medeniyetini ayrıntılı bir şekilde ele aldığı bu ilk eserinden sonra Batı düşüncesini de tanımaya ve tanıtmaya yönelmiştir. Tanzimattan beri süregelen Doğu-Batı tartışmasına farklı bir açıdan yaklaşan Meriç,  daha sonra sosyalizmin temelini atan ve sosyolojinin kurucusu olan Saint Simon hakkında ayrıntılı bir araştırma yapar ve Türk okurlarını aydınlatmayı amaçlar.

Son günlerini kızı Ümit Meriç’in ağzından dinleyelim:

“Son günleri yaklaşmakta, Cemil Meriç kimsenin anlamadığı bazı sözler söyle- mektedir. Koridorda yankılanan bu sözcükler arasında, açık seçik anlaşılan keli- meler ‚Allah, Allah, Allah‛ ve ‚Muhammed sevgilim‛ dir. Cemil Meriç, Türk dilinin bu uslüpkârı, başka bir dünyanın dilini konuşmaktadır, sanki 12 Haziranı 13 Hazirana bağlayan gece, (1987 yılında, 71 yaşında) saat yarıma beş kala, otuz iki yıldır kör olan gözlerini, yeni bir dünyaya açmak üzere bu dünyaya kapatmıştır.” (Ümit Meriç, Babam Cemil Meriç)

KAYNAKÇA

  

AKINCI, Mehmet (2012). Türk Muhafazakârlığı Çok Partili Hayattan 12 Eylül’e, Ötüken Yayınları, İstanbul.

CANGIZBAY, Kadir (2003). Cemil Meriç Üzerine, Edit: Tanıl Bora, Murat Gültekin- gil, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce V. Muhafazakârlık, İstanbul, ss. 533-538.

GÖZE, Ergün (1975). İçimizden 30 Kişi, İstanbul, s. 7-12

MERİÇ, Cemil (2011b). Umrandan Uygarlığa, İletişim Yayınları, İstanbul. MERİÇ, Cemil (2011c). Jurnal I, İletişim Yayınları, İstanbul.

MERİÇ, Cemil (2012a). Jurnal II, İletişim Yayınları, İstanbul. MERİÇ, Cemil (2012b). Bu Ülke, İletişim Yayınları, İstanbul.

MERİÇ, Cemil (2012c). Mağaradakiler, İletişim Yayınları, İstanbul.

MERİÇ, Cemil (2012d). Işık Doğudan Gelir, İletişim Yayınları, İstanbul.

MERİÇ, Ümit (2009). Babam Cemil Meriç, İletişim Yayınları, İstanbul.


[1] Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni, Ankara-Gölbaşı

YORUM EKLE