MARAŞTAN BİR HABER GELDİ (dediler insanlık ölmüş )
Maraş'ta bir okulda yaşanan olay, tüm ülkemizi derin bir yasa boğarken biz eğitimcilerin üzüntüsü ve acısını çok daha artırdı. Urfa'daki saldırının hemen ardından, 10 kişinin hayatını kaybettiği ve 20 kişinin yaralandığı bu elim olayın bir ortaokul öğrencisi tarafından gerçekleştirilmiş olması akıl alır gibi değil. Hafızamı defalarca geriye sarıyor, durumu yeniden değerlendiriyor ve mantıklı, kabul edilebilir bir gerekçe bulmaya çalışıyorum. Ancak her seferinde çaresizlik içinde sadece, "Bu olamaz, bu olmamalı" demekle yetiniyorum.
Bir yıl vekil ilkokul öğretmenliği de dahil olmak üzere, eğitim kademelerinin her aşamasında hem öğretmen hem de yönetici olarak görev yaptım. Eğitim çağındaki her yaştan öğrenci ve onların velileriyle temasım ve mesaim oldu. 35 yıllık eğitim hayatım boyunca, bir ortaokul öğrencisinin eline silah alıp okul basacağı ve kendi sınıf arkadaşları da dahil olmak üzere bir cana kıyacağı fikri aklımdan dahi geçmedi.
Olay gerçekleşir gerçekleşmez, herkes kendi suçlu adayını belirleyip yargılamaya ve infaz etmeye girişti. Bu talihsiz hadise, değerlendirilirken pek çok kişinin ideolojik duygusallıkla durumu ele alıp bakanı, okulu, veliyi veya sistemi suçlamayı tercih etmesiyle daha karmaşık hale geldi. Ortaya çıkan tartışmalarda ne yazık ki herkes bir şeyler söylüyor ama doğruyu dile getiren kimse çıkmıyordu. Zira olaya ideolojik açıdan bakan biri, olayın sadece bir kısmını görebilir; hatta görse bile bunu kabul etmekten kaçınır. İdeolojik bir yaklaşım, taraf olmayı beraberinde getirir ama bu taraf genellikle doğruların değil, kişinin ait olduğu grubun çıkarlarını savunan bir tavırdır. Bu nedenle, olayın üzerinden daha 24 saat bile geçmeden belli grupların üyeleri sosyal medyada kurşun asker misali birtakım paylaşımlar yapmaya başladılar. Bakanlığın üst yöneticisini dua ederken paylaşandan, eylemi gerçekleştiren öğrencinin yakınlarının üzerindeki Atatürk resimli tişörtlerle bağlantı kurmaya çalışanlara kadar seviyesiz, akıl ve mantıktan yoksun birçok değerlendirmeyle karşılaşıldı. Tüm bu yorumlar yalnızca ait olunan gruba duyulan aidiyet hissini vurgulamanın bir aracı gibiydi. Öte yandan, mevcut eğitim sistemini eleştirenlerle savunanların da birbirinden pek farkı yoktu; her iki grup da hakkı ve hukuku savunmaktan çok "ne olursa olsun haklı çıkma" mücadelesi içindeydiler.
Bir meslektaşımızın da ifade ettiği gibi, psikolojik sorunlar yaşayan çocuklar her ailede karşılaşılabilecek bir durumdur. Ancak, böylesi bir olayda ailenin siyasi görüşünü gündeme taşımak ve konuyu bu çerçevede değerlendirmek son derece yanlış bir yaklaşımdır. Çocuğun doğuştan gelen psikopatolojik rahatsızlıklarının olduğu ve bu yönde sağlık raporunun bulunduğunu öğrenmekteyiz. Bu durumda olan bir çocuğun yaptığı bu üzüntü verici eylemi bu bilgilerin ışığında değerlendirmek daha sağlıklıdır.
Sadede gelirsek, böyle üzücü bir olayda eğitim sistemimiz, eğitim yönetimimiz ve yöneticilerimizle ilgili eleştirilerin dile getirilmesi kaçınılmazdır. Bu tür olaylar üzerine konuşmazsak, benzer hadiselerin önüne nasıl geçebiliriz? Eleştiri olmadan daha iyi ve doğru bir sisteme nasıl ulaşabiliriz? Demokratik sistemlerde muhalefetin iktidarı eleştirme hakkı elbette yasal ve meşrudur. Aynı şekilde, eğitim sisteminin bir parçası olan ve bu tür olaylardan derin üzüntü duyan eğitimcilerin endişelerini dile getirme hakkı da doğaldır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir sorun var: Amacı "üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek" olanlarla, "her hal ve şartta bağcıyı savunma" çabası içinde olanların sergilediği taraflı yaklaşımlar üzüntü vericidir. Bu tür davranışlar, meseleyi çözmek yerine daha da çıkmaza sokmaktadır.
Toplumu kutuplaştıran ve yarısını düşman ilan eden bir siyasi atmosferin yarattığı bu zeminde, farklı bir sonucun ortaya çıkmasını beklemek elbette mümkün değil. Eğitimciler olarak bizler, tarafsız kalmak, topluma örnek olmak, yol göstermek, aydınlık bir geleceğe ışık tutmak ve insanlığın huzuruna, barışına katkı sağlamak gibi birçok önemli görevimizi yerine getirmekle yükümlüyüz. Ancak bu görevleri bir kenara bırakıp yalnızca ideolojilerimize yakın olana yaranmayı seçmek, oldukça basit ve yakışıksız bir tavır sergilemektir. Bu yaklaşımı kendimize nasıl yakıştırabiliyoruz? Bunu toplumun takdir ettiğini mi düşünüyoruz? Belki de alkışlanmayı mı umuyoruz?
Maraş’ta görev yapmakta olan öğretmen arkadaşımızdan edindiğimiz bilgiler ve olayın sosyal medyada yayımlanan paylaşımlarından anlaşıldığı üzere, ilgili okul daha çok varlıklı veya memur ailelerin bulunduğu bir çevrede hizmet vermektedir. Okulun yönetimi, olayla bağlantısı olan öğrencinin davranışlarındaki garipliklerin farkında olup hem idari hem de rehberlik mekanizması ile öğrenciyi sürekli gözetim altında tutmuşlar. Ayrıca, ailesi bilgilendirilmiş ve çocuğun psikolojik destek alması gerektiği yönünde telkinlerde bulunulmuş; ancak aile bu öneriyi kabul etmemiş. Öğrencinin sürekli bedenine zarar verdiği ve kendisine kesici aletlerle zarar verme riski taşıdığı göz önünde bulundurularak, çantası düzenli olarak aranmıştır. Hem kendisine hem de çevresine zarar vermemesi için gerekli özen gösterilmiştir. Bu bağlamda, okul yönetimi hakkında olumlu izlenimler edinmek mümkündür; zira ortaokul üçüncü sınıfa giden öğrencilerin akıcı bir İngilizce konuşabildiği saptanmıştır. Bu bilgi de okulun genel eğitim kalitesini değerlendirme açısından bir fikir vermektedir.
Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi okul yönetiminin kusurlu olmadığına dair bir kanaat geliştirebiliriz. Ancak bu olayda ihmali olan kişilerin kimler olduğu sorgulanmalıdır. İlk olarak bir kişinin evinde yedi adet ruhsatlı silah bulundurma gerekçesini ve neden birden fazla silah ruhsatı verilmiş olabileceğini tartışmamız gerekiyor. Bu olay özelinde ve genel olarak eğitimin geleceği için şu noktaları göz önünde bulundurmanın önemli olduğu kanaatindeyim:
- Eğitim sisteminde sürekli müfredat ve yönetmelik değişikliklerine gitmek, eğitimin niteliğine katkı sağlamadığı gibi olumsuz sonuçlara yol açmıştır. Bu tür köklü değişikliklerin planlı ve detaylı araştırmalar üzerine inşa edilmesi gereklidir.
- Yeterli inceleme yapılmadan hayata geçirilen yönetmeliklerin sonuçları üzerinde yeterli değerlendirme yapılmamış, bu süreçlerin etkileri kamuoyuyla yeterince paylaşılmamıştır. Şeffaf bir bilgilendirme süreci ve etki analizi eksikliği dikkat çekmektedir.
- Kıyafet yönetmelikleri değiştirilirken kültürel ve çevresel faktörler göz önünde bulundurulmamış, bu da çocuklar arasında aşırılıklara sebep olmuştur. Çocuklara geçmişin katı kuralları dayatılamaz ancak kıyafet ve görünüm konusunda çevrenin kültürel değerleri biraz daha dikkate alınmalıdır.
- Deneme yanılma yöntemiyle eğitim politikaları belirlemek doğru bir strateji değildir. Bu duruma bir örnek verecek olursak, 2012-2016 yılları arasında bir yönetmenlik değişikliği ile beş yaşında ilkokula başlatılan çocukların çoğunluğunun altı yaşında başlayanlara göre daha düşük başarı göstermiş oldukları gerçeğidir. Bu süreçte yaklaşık üç milyon çocuk olumsuz etkilendi. Bu tip deneysel uygulamalar yerine daha öngörülü ve bilimsel yaklaşımlar tercih edilmelidir.
- İlkokul eğitiminde okul sevgisi ve çocukların öğrenme sürecine isteyerek katılımını sağlamak için oyun temelli öğretim metotlarına daha fazla ağırlık verilmelidir. Avrupa ülkelerinde başarıyla uygulanan bu yöntem, müfredatlara entegre edilmelidir. Ayrıca, öğrencilerin derslere katılımı ve okulu sevmesi üzerine çalışmalar yapılarak eğitim süreçleri iyileştirilmelidir.
- Zararlı dijital içeriklerin kontrol altına alınması ve özellikle çocukların erişiminden uzak tutulması hayati önem taşımaktadır. Günümüzde bu platformlar yalnızca bilgi değil, kötü örnek teşkil eden içeriklerin de kaynağı haline dönüşmüş durumdadır.
- Şiddet içeren bilgisayar oyunları ve TV dizileri gibi olumsuz içeriklere yönelik düzenlemeler acilen hayata geçirilmelidir. Bu tür içeriklerin zararlı etkileri, çocukların psikolojik ve sosyal gelişimlerini olumsuz yönde etkilemektedir.
- Sendikaların siyasi partilerin bir uzantısı gibi hareket etmeleri kabul edilemez. Sendikalar bir çatı altında toplanmalı; görev tanımları net bir şekilde belirlenerek eğitim camiasındaki fikir ayrılıklarının önüne geçilmelidir.
- Hiçbir ideoloji, bir milletin tek kurtuluş reçetesi olamaz. Evrensel değerleri temel alan değerler eğitimi, eğitim sürecinin merkezine yerleştirilmeli; okullar ve eğitim ortamları ideolojik yaklaşımlardan arındırılmalıdır. Eğitim, bireyleri evrensel insanlık değerleri doğrultusunda yetiştirmeyi hedeflemelidir.
- Milletimizi derin yasa boğan vahim olaylarda yetkililerin halkı doğru bilgilendirmesi, üzüntülerini samimi bir şekilde ifade etmesi ve eksik ya da hatalı oldukları noktaları paylaşmaları zayıflık olarak değerlendirilmemelidir; aksine bu yaklaşım halk tarafından takdirle karşılanır. Üst düzey yöneticilerin hiçbir şey olmamış gibi davranması doğru bir yaklaşım değildir. yöneticilik, sorumlulukların kabulünü de içermelidir .
…….
Bu konuya ilişkin görüşlerimin tamamı 35 yıllık bir zaman dilimindeki eğitim süreçlerine ait gözlemlerime dayanmaktadır; bu nedenle tamamen şahsi fikirlerim olarak kabul edilsin isterim.