KÖY VE KÖYLÜLÜK ÜZERİNE
Hemen her güzel şeyi usul usul kaybediyoruz. Ya da başka bir tabirle elimizde olan değerlerin değerlerini bilemiyoruz. Ne çok şeyi kaybettik aslında. Şöyle bir geriye döndüğümüzde ne güzel hasletlerimiz vardı.
Köylüydük. Atatürk'ün ifadesiyle milletin efendisiydik. Üretiyorduk, ürettiğimizi değerinden elden çıkarabiliyorduk. Ama bugün köylerimiz tamamen turistik ziyâret amacı taşımaktadır.
Çocukluğumuza şöyle bir göz atalım isterseniz.
Şafakla horoz sesiyle uyanıyorduk. Anamızın yeni sağdığı kaymaklı mis sütü içtikten sonra düşüyorduk çalışmaya.
Yokluk belimizi bükse de mutlu çocuklardık hepimiz. Elektrik, telefon, televizyon ve hatta radyomuzda yoktu ama ihtiyaç da duymuyorduk. Köy odalarında büyüklerimiz (Babam Hoca Ahmet) baş mindere oturur biz çocuklar kapının eşiğinde onları ağzımız açık hayranlıkla izlerdik.
Babam Hz. Ali cenkleri, Battal Gazi destanı, Bayburt Siptoroslu Ağlar Baba'dan deyişleri ağlayarak okurdu. Öyle ki namı civar köylere ulaşmıştı.
Çerçi gelirdi haftanın bir günü. Eşeğin veya katırın iki yanında camekanlı dolapta iğneden ipliğe aklınıza ne gelirse bulunurdu. Para geçmezdi alışverişte. Yumurta, buğday verir karşılığında top, tarak, ayna alırdık. Bir sahan buğday verir karşılığında yine bir sahan erik, ekşi elma veya ahlat alırdık.
İnternet oyunlarında eğlenen çoçuklarımız köy çocuk oyunlarının tadını bir bilse keşke.
Öyle ki köye giderken yoğurt, süt, yumurta götürmeye alıştık derken daha vahimi su götürüyoruz köylerimize. Evet, maalesef su götürür olduk köylere.
Köylülük de kalmadı bir taraftan. Zira tek çıkar yolu gurbete gitme olarak görenler ve evlatları köylülük ile şehirlilik arasında ucube bir hal aldı.
Yardımlaşma, paylaşma, hoşgörü, imece, hoşgörü yerini maalesef kibir, ukalalık ve zorbalık aldı.
Köyde eşeği olmayanlar son model arabalarla villa tipi evlerde oturuyor. Ama kibirlerinden köy içine çıkamıyorlar. Çıksalar da varlığı ile insanları ezmeye, hakir görmeye başlıyorlar.
Evet, köylerimiz boşaldı. Köylülüğü de kaybettik zamanla. Gelecek yıllarda köyler tamamen ıssızlığa terk edilecek.
Rahmetli eşim Trabzon'da iken öylesine bunalmıştı ki evimizi sattırarak köyde ev yaptırmıştı bana. Evin dört tarafına ağaçlar, çiçekler dikmişti.
Ama gel gör ki hayalindeki köy tamamen değişmiş, insanları kibir, haset ve ukalalık üçgeninde hayatlarını idame ettiriyordu. Köyü bu kadar seven bir insan sonradan köye ve köylülerine adeta düşman olmuştu. Öyle ki ölmeden evvel bana;
"Öldüğümde sakın beni köye götürme, Emirler'de bir selvinin gölgesine gömün beni" demişti.
Köy ve köylülük üzerine isterdim ki daha olumlu ve iç açıcı şeyler kaleme alayım. Ama maalesef bu kendimizi inkâr etmek olurdu.
Eskiden çoluk çocuğunuzla köye gelin, ev yapın, ocağınızı şenlendirin derdim. Ama şimdi bunu demeye cesaret edemiyorum. Zira gittikleri ahlak ve samimiyetle dönmeyeceklerini çok net biliyorum.
İkinci kitabım Köyüm Demirören'i kaleme aldığıma bugün o kadar pişmanım ki.
O eskiyi hasret ve hararetle aradığım ama bir türlü bulamadığım doğduğum ve doyduğum köyüm Demirören'den bütün dostlara en kalbi selamlarımı gönderiyorum.
Allah'a emanet olunuz.