BU ŞEHRİ SEVMEK SUÇU
Bu şehirde doğduktan sonra çaresizliğin neticesinde tek çare olan gurbete yelken açan atalarımızın çocuklarıyız hepimiz. Öyle ki gidenler gözü yaşlı gitseler de tek çaresi gurbet olan atalarımızın çocukları ve torunları kestane misali çıktığımız kabuğu beğenmeyen yığınlar olduk.
Her ne kadar ister zengin, ister fukara olsun bildiğim bir şey var ki o da her Gümüşhanelinin ilk işi köyüne ev yapmak hayalidir. Zira bunu da yüzde seksen üzeri istatistiklerle başardıklarına da şahidiz.
Genelde inşaat ve hizmet sektöründe Almanya, İngiltere, Fransa ile uzak gurbeti ve Trabzon, Erzincan, Samsun, Kocaeli, Bursa ve İstanbul ile iç gurbetin yolunu tutan atalarımız yıllar sonra dönseler de çocukları ve torunları ata yurtlarını yani Gümüşhane’yi unuttular maalesef.
Bu şehrin en uzak ve en mahrum köyü Demirören’de bir tandırın başında sağır ve dilsiz bir annenin oğlu olarak doğsam da yukarıda saydığım nedenlerden dolayı çeyrek yüzyılım Trabzon’da okumak ve çalışmakla geçti. Her ne kadar Gümüşhane’de doğsam da doyduğum yer Trabzon’dur. Bu şehrin markası olan Trabzonspor’a sevdamın haricinde Trabzon’un hiçbir şeyini beğenmedim.
Evet, gelelim asıl konumuza. Gümüşhane’nin Trabzonlu Valisi Enver Salihoğlu’nun;
“Sevgili İsmail. Yol yakınken bu şehirden gitmeye bak. Zira burada senin kısa pantolonla gezdiğini bildikleri için ağzınla kuş tutsan yaranamazsın. Gidersen eğer bu kalemin ve azminle ulusal manada bir yazar olursun” sözlerinin bugün ne kadar da yerinde ve haklı olduğunu anlamanın pişmanlığındayım.
Zira bu şehirde büyük bir kısmı özel eğitim alanında çalışmamızın yanında çoğu kalıcı eser çıkardığım 22 kitap yanında sivil toplum örgütü derneklerdeki gayretli çalışmalarımız, gazete ve dergilerde sanat ve kültürel katkılarımız, festivallerde gönüllü katılımlarımız, kitap, köşe yazısı ve şiirlerle şehrimize verdiğimiz katkılarımız maalesef sabun köpüğü gibi uçup gidiveriyor.
Takdir kesinlikle yok. Görmedim, göremedim. Üstelik üstüne aldığımız mobbingler de cabası. Meyve veren ağaç taşlanır cihetinden bırakın takdiri sopa yemediğimize şükrediyoruz bir nevi.
Hani belki biraz ağır olacak ama yazmadan da geçemeyeceğim bir darbımesel tam da benim ve benim gibi kıymeti bilinmeyenleri anlatıyor bir nevi.
Eşeğin birini düğüne çağırmışlar. O da hiç sevinmemiş. Diğer eşek sormuş ona;
“Hayrola neden sevinmiyorsun. Ne güzel düğüne gideceğiz ya..!”
Eşek ah çekerek cevap vermiş;
“Sen de bende eşeğiz. Bizi düğüne çağırdıklarına göre ya odun bitmiştir, ya da su. Yoksa bizi niye çağırsınlar ki.”
Evet, Gümüşhane konusu olduğunda koşarak değil adeta uçarak geliyoruz ama bunun karşılığında maddiyat beklemesek de bir kuru teşekkür yazısı, küçücük bir plaket her daim çok görülüyor bizlere. Stand açıyoruz uğrayan yok. Herkese takdir var bize yok. İki türkü okuyan ücret alıyor onca kitap çıkaran yazarlardan göstermelik de olsa üç beş kitap alan da yok. Anlayacağınız bir nevi havanda su dövüyoruz.
O yüzden bir daha bu tür etkinliklerde birilerinin ekmeğine yağ sürmektense geri planda kalmayı tercih etmeye çalışacağım. Bu şehri sevmek suçu işlediğimin de farkındayım. Saygılarımla.