(CANLI TANIKLARDAN DİNLEDİKLERİM)
Ruslar ve Ermeniler, Söğütlü’yü işgal ettiklerinde canlı bir tanık olan Tutya ARSLAN, o günleri zihnimizde canlandıracak anlatımıyla somut delillerdendir. Türk milletinin sıkıntılı yıllarında yaşamış bu Türk kadını, yaşadığı zulüm ve çile dolu yılları anlatırken yüreğimiz sızlıyor. Kelkit çevresindeki Ermeni zulmü, daha çok yol üzerinde kurulan köyleri hedef almıştır. Bölgede yaşayan ve eli silah tutan herkes cephelere koşmuş; geri kalanlar ise muhacir durumuna düşmüştü. Bu durum Türkleri tamamen savunmasız bırakıyordu (S. Tozlu, 1991).
Her konuda olduğu gibi işgal konusunda da Türk kadınının vatan ve namus savunmasına tanık oluyoruz. İlaç Köyü’nün sıkıntılı yıllarında kendini tehlikeye atacak kadar mertçe davranan Pamuk Ana ARSLAN (Derviş eminin eşi), Kiraz Ana ARSLAN (Ölen İsmail’in annesi) ve Vesile Ana TÜRKEL belde halkının hafızasında derin yer tutmaktadır. Bu her üç kadın da Türk anasına yakışır bir cesaret göstermiş, Rus ve Ermeni işgalcilerinin rezilliklerine engel olmuşlardır. Köy halkının önünde gitmeleri sayesinde pek çok genç kızın iffeti korunmuştur. Yeni nesil tarafından tanınmayan bu kahramanları dualarla anmak gerekir.
Gelin o acı dolu yılları bir de canlı tanıklardan dinleyelim. Tutya ARSLAN, torunu Nazife MUTLU’ya gözyaşları içinde o günleri şöyle anlatıyor:
“Bi sabah yahını uyanduh ki Urus ğır bayırdan aşşa cangur cungur geliy. Gır bayır ormannıh bi alanıdı ancah bu işgaldan soyra kır bayırda ağaş mağaş ğalmadı. Köve geldiler biz de sahlanduh. Zaten erlerımız, elı tüfeh dutannarımız yoğudu. Yemehlerımızı her şeymızı aldılar. Köve yerleşdıler. Harmannara çadırlar ğurdular. Tem iki sene anamızdan emdümüzü burnumuzdan getürdüler. Cahal erkehlerın hepısı Atatürk’ün Türk ordusuna ğatılmışdı. Kövde delüğannı zaten ğalmamışdı. Sade ganıyağlılarınan çocuhlar galmışdı. Molla Muharrem - Allah ondan binerce irazı ola... - Namusumuzu şerefimizi ğorudu... Kövlüyü ğorumah ğollamak içün kövde ğalmışdı. Ğuyu eşmiş içine kövün gızlarını, gelinnerını sahlamışdı. Gızları ğadınnarı yahalayip tecavüz ediydiler. Çocuh, çoluh Urus’un içindeydı (Tatar, Gırgız, Türkmen) esgerlerinden cigolata, yiyecek aliyduh. Biri de ben. Ben çocuğudum. Kövlüyü yiyeceh daşiydım. Tabi çoh gizli daşiydım. Tecavüzlere mani olmah içün güzel ğızların yüzüne sümük, (Adam pisliği) dışkı, çamur süriydi. Molla Muharrem Beyle dört sene zulüm dolu günner yaşaduh. Aşlıhdan kıvraniyduh. Çocuhlar eyle aç bırahılmışdı ki böcük, ot yiyiydiler biz de yiyiydük.
Gelinneri toplayıp bi gün bi fırında tecavüz etmışdıler. İki gelını fırından çıharip tecavüz etmek içün her türlü cebre baş vurmuşdular ama çıhardamayıp fırını yahmışdılar. Seferoğlugilin harmana bi de Simoğulları’nın (Dedengilin) harmanda erzah deposu yapmışdılar.
[1] Gızım… Su getüriydım. Şalvarımın altında sahliydım. Molla Muharrem -Rehmetlı- çoh ahılliydı ğızım. Harmanın altında guyuda gizlenennere (genç ğızlara) bi delühden şalvarımın altından doğru uzadiydım gaplarınan suyu, yiyecehlerı…
Malçik Maladoy… Sitrik… Beyle deyiydıler. Ne bilim gızım işde beyle gâvurca bi şeyler diyiydıler. Heralda gızım seni kim döydü demek isdiydıler.
Uruslar iki sene soyra (1917) Urus Komones hereketıynen böyüh bi sessızlih içınde kövü terk ettıler. Bi eskerden duyduma göre düşman içinden bozulmuş. Daha soyra da defolup gettıler. Gediyken bizim Gırbaşgilin Yaub’u da alip getdıler. Yaub, deden üvey gardaşı oliy. Bili misin? Urus güşlü, guvvetlı kimi buldiysa alip götüriydı. Yaub’u ayla işde alip götürmüşler. Orada bi Gazağınan evlenmış. Urus yüzünden yıllarca garısından, çocuhlarından, vatanından ayru galdı. Türk hökümetiynen Urus hökümeti annaşdı. Esirler değiş tohuş edildi. Yaub da geldı ema ağzının dadı, duzu yoğudu. Soyra bi gün gendü gendüne çıhip getdı. Trabzondan doğru Urus’a getdı. Meğer Gazah garısından bi oğlu olmuş. Adı da Mikail imiş. Gazah gadını ölende oğlunu Urus hökümetıne bırahmah zorunda galmış, bırahıp, çıhip köve geldı. Mikail de yetim yurdunda böyümüş. Yaub’uh oğulları Osman, Mısdafa bi de Gazah garısından olan Mikaildur.
Ben, 7 yaşıma basanda babam eskere getdı. Urus’unan savaşiyken Ğars’ın Saruğamış’da bi ğılıç darbesiynen başı düşmüş yere... Şehit oliyken başını da alip savaşa devam etmiş. Babam… Babam… Kayboldu getdı. Allah rehmet eyliye…” (Tutya ARSLAN’dan, Nazife ARSLAN, 1980).
İstanbul Türkçesi
“Bir sabah yakını uyandık ki Rus’lar kır bayırdan aşağı cangur cungur geliyorlar. Kır bayır ormanlık bir alandı; ancak bu işgalden sonra kır bayırda ağaç mağaç kalmadı. Köye geldiler, biz de saklandık. Yemeklerimizi, her şeyimizi aldılar. Köye yerleştiler, harmanlara çadırları kurdular. Tam iki sene anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getirdiler. Genç erkeklerin hepsi Atatürk’ün Türk ordusuna katılmıştı. Köyde delikanlı zaten kalmamıştı. Yaşlılar ve çocuklar köyde kalmıştı. Molla Muharrem - Allah ondan binlerce kere razı olsun. - köy halkını korumak ve kollamak için köyde kalmıştı. Kuyu kazmış içine köyün güzel kızlarını ve gelinleri saklamıştı. Kızları, kadınları yakalayıp tecavüz ediyorlardı. Çoluk çocuk Rus’un içindeki (Tatar, Kırgız, Türkmen) askerlerden şeker, yiyecek alıyorlardı. Biri de ben. Ben çocuktum. Köy halkına yiyecek taşıyordum. Tabi ki çok gizli yapıyordum. Tecavüzleri önlemek için güzel kızların yüzüne sümük, dışkı, çamur sürüyordu Molla Muharrem. 4 yıl zulüm dolu günler yaşadık. Açlıktan kıvranıyorduk. Çocuklar öyle aç bırakılmıştı ki böcek, ot yiyordular.
Gelinleri toplayıp bir gün bir fırında tecavüz etmişlerdi. İki gelini fırından çıkarıp tecavüz etmek için her türlü yola başvurmuşlardı; ama çıkaramayınca fırını yakmışlardı. Seferoğlugilin harman bir de Simoğulları’nın harmanlarını erzak deposu yapıyorlardı.
Kızım… Su getiriyordum. Şalvarımın altında saklıyordum. Molla Muharrem -Rahmetli- çok akıllıydı kızım. Harmanın altında kuyuda gizlenen - genç kızlara - insanlara, bir delikten şalvarımın altından uzattığım kaplarla su ve yiyecekleri uzatıyordum. Yiyecek ve içecekleri alıyorlardı.
Malçik Maladoy… Sitrik… Böyle diyorlardı. Ne bileyim kızım işte, böyle Türkçe olmayan bir şeyler diyorlardı. Herhalde kızım seni kim dövdü, demek istiyorlar.
Ruslar iki sene sonra (1917) Rus komünist hareketiyle büyük bir sessizlik içinde köyü terk ettiler. Bir askerden duyduğuma göre düşman içinden bozulmuş. Daha sonra da defolup gittiler. Giderken bizim Gırbaşgil’in Yakup’u da alıp gittiler. Yakup, senin dedenin üvey kardeşi oluyor, biliyor musun? Rus, güçlü kuvvetli kimi bulduysa alıp götürüyordu. Yakup’u böylece alıp gittiler. Orada bir kazak kadınıyla evlenmiş. Rus, yüzünden yıllarca karısından, çocuklarından, vatanından ayrı kaldı. Türk Hükümetiyle Rus Hükümeti arasında antlaşma oldu. Esir değişimi yapıldı. Yakup da köye geldi ama ağzının tadı, tuzu yoktu. Sonra bir gün kendi kendine çıkıp gitti. Trabzon’dan doğru Rusya’ya gitmiş. Meğer Kazak karısından bir oğlu olmuş. Adı da Mikail’miş. Kazak kadın ölünce oğlunu Rus hükümetine vermek zorunda kalmış, çıkıp gelmiş. Mikail de yetim yurdunda büyümüş. Yakup’un oğulları; Osman, Mustafa bir de Kazak eşinden olan Mikail’dir.
Ben, 7 yaşıma girince babam askere gitti. Rus ile savaşırken Kars’ın Sarıkamış’ta bir kılıç darbesiyle başı düşmüş yere. Şehit olurken başını da alıp savaşa devam etmiş. Babam… Babam… Kayboldu gitti. Allah rahmet eylesin.” (Tutya ARSLAN’dan, Nazife ARSLAN, 1980).
Mustafa Dayı, Rus işgalinin yaşandığı yıllardan duyduğunuz ya da gördüğünüz aklınızda olan ne var anlatabilir misiniz?
“Muzafer, kövümüzde Urus işgalından yara alan bi aileyük biz. Komenest Urusların hele de Ermeni çetelerının heç merhametı yoğumuş. Gomşu kövlerden haberler alip gorhudan gızları, gadınnarı sahliymışlar. Molla Muharrem’in köve çoh faydası oliymış. Ahıllı adamımış. Merehlerde, anbarlarda garıları, gızları sahliymış. Kartol guyularına da gizliymişler.
Esgi yaylayı mesgen etmışler. Kövde gorhu içınde yaşiymışlar. Atatürk sayesınde bütün ülke gurtulmuş. Gendünü bilmezler galhip Atatürk’ü tanımadan gonuşilar. İcim annadıydı. Atatürk çoh böyük bi gomutanımış. Garabekir Paşa bütün doğunun gomutanıydı. Erzıncandan gelen top seslerıynen Urus, gorhiymış. İcim hep dua ederdı. Allah devlet böyühlerınden razı olsun. Onnar olmasa namusumuz, dinimiz, canımız galmazdı. Golay devül. Biz çocuhlarımızı bir araya getüremirük. Bi kövü bir araya getüremirük. Onnar bütün yurdu birleştirmiş. İcimden bi dene bile kötü söz duymadım. Urusun zulumlarından, Ermeninin zulumlarından bizi gurtaran kim? Ahıllı olmah lazım. Urus’un en çoh yaraladuğu ocah bizüh. İcim Uruslardan bahsedende hep ağliydı sonunda” (Mustafa TÜRKEL, 1996).
İstanbul Türkçesi
Muzaffer, köyümüzde Rus işgalinden yara alan bir aileyiz biz. Komünist Rusların hele de Ermeni çetelerinin hiç merhameti yokmuş. Komşu köylerden haberler alıp korkudan kızları, kadınları saklıyorlarmış. Molla Muharrem’in bu anlamda köye çok faydası oluyormuş. Akıllı adammış. Samanlıklarda, ambarlarda; kadınları, kızları saklıyormuş. Patates kuyularına da gizliyorlarmış. Eski yaylaya yerleşmişler. Köyde korku içinde yaşıyorlarmış. Atatürk sayesinde bütün ülke kurtulmuş. Kendini bilmezler kalkıp Atatürk’ü tanımadan konuşuyorlar. Babam anlatırdı. Atatürk çok büyük bir komutanmış. Karabekir Paşa, bütün doğunun komutanıydı. Erzincan’dan gelen top sesleriyle Rus korkuyormuş. Babam hep dua ederdi. Allah devlet büyüklerimizden razı olsun. Onlar olmasa namusumuz, dinimiz, canımız kalmazdı. Kolay değil. Biz çocuklarımızı bir araya getiremiyoruz. Bir köyü bir araya getiremiyoruz. Onlar bütün yurdu birleştirmiş. İcimden (babam) bir tane bile kötü söz duymadım. Rus’un zulümlerinden, Ermeni’nin zulümlerinden bizi kurtaran kim? Akıllı olmamız lazım. Rus işgalinin en çok yaraladığı ev biziz. Babam Ruslardan bahsedince hep ağlıyordu sonunda.
Fadime Ana, Molla Muharrem hakkında bize bilgi verir misiniz? Onun Rus ve Ermeni işgalinde yüklendiği görevi bizimle paylaşır mısınız?
“Çoh zulumlar yapmışlar. Gelınner, gızlar gorhu içinde yaşıymış. Bizım çocuhluğumuz bu gorhuları yaşayannarınan geşdı. Gelınnih gızlar namuslarını gorumah içün neçe yollara başvurmuşlar. Urus’un içinde iyiler de varımış. Efendım bunnardan bahsediydi. Bunnar zaten Türkçe gonuşiymış. Gazahlar, çocuhlarınan yaşlıları seviymiş. Şeker, datlu yolliymışlar. Zaten bunnar olmasa çoh zulumlar yapacağımışlar. Bi gazak Türk’ü gumandanları varımış. Rus esgerleri bu gazah kumandandan çekiniymişler. Efendım bu gazah gumandana arada bi şikayetlerını diyiymış.” (Molla Muharrem’den, Fatma ARSLAN, 1996).
İstanbul Türkçesi
Çok zulümler yapmışlar. Gelinler, kızlar korku içinde yaşıyormuş. Bizim çocukluğumuz bu korkuları yaşayanlarla geçti. Gelinler, kızlar namuslarını korumak için nice yollara başvurmuşlar. Rus’un içinde iyiler de varmış. Efendim bunlardan bahsediyordu. Bunlar zaten Türkçe konuşuyormuş. Kazaklar, çocuklar ile yaşlıları seviyormuş. Şeker, tatlı yolluyorlarmış. Bir kazak Türk’ü komutanları varmış. Rus askerleri bu kazak komutandan çekiniyormuşlar. Efendim bu kazak komutana arada bir şikâyetlerini diyormuş.
Fadime Ana (Böyük Aba)! Molla Muharrem size Ermeniler ile ilgili bir şeyler anlatır mıydı?
“O melunlanarı heç deme. Onnar cehennemde cayır cayır yanacahlar. İnsannıhdan nasiplenmemiş varlıhlar onnar. Efendim insannarı eyi tanurdu. Ermenilerı heç sevmezdı. Yapduhları gahbelihleri annatmaynan bitüremem. Efendım annadıydı, annadıyken de hep ağlaydı. Ermeni’de merhamed heç olmazmış eyle diyiydi. Gomşu kövlerde yapduhlarını, bizim kövde çehdühlerini bir bir annadıydı. Gelinnere kötü gözünen bahan bu çamaka gözlü Ermeniler, kimi güzel bulursa ona sahap olmıya çalışıymışlar. Beyle iki geline tecavüz etmışler. Bu gelinner gendülerinı su guyusuna atip öldürmüşler. Gocalarının yanında gadınnara laf atip soyra da alay ediymışler. Kövdeki gızları, gelinneri efendım sahlaymış. Kartol guyularına, merehlere, pinnere gadınnarı, gızları sahliymışlar. Güzel olan gızların yüzüne, elbıselerıne insan pisliği, hayvan pisliği süriymışler. Gızların yüzüne sümüh süriymış. Tisginsin de bahmasınnar diye… Gözyaşlarına hâkim olamayıp ağlıyor… Oy oy derdın de beterı varımış. Efendım o zamannar yaşca ileriymiş orduya almamışlar. Eme kövün her işi ondan soruliymış. Gızların namusu, kövün işleri hep onun ağzından çıhan söze bağliymış.” (Molla Muharrem’den, Fatma ARSLAN, 1996).
İstanbul Türkçesi
O lanetlenmişleri hiç deme. Onlar cehennemde cayır cayır yanacaklar. İnsanlıktan nasip almamış onlar. Efendim insanları iyi tanırdı. Ermenileri hiç sevmezdi. Yaptıkları kahpelikleri anlatmakla bitiremem. Efendim anlatıyordu. Her anlatmasında da hep ağlardı. Ermenilerde merhamet hiç olmazmış. Öyle diyordu. Komşu köylerde yaptıklarını, bizim köyde çektirdiklerini bir bir anlatıyordu. Türk kızlarına, gelinlerine yan gözle bakan bu çakır gözlü Ermeniler, kimi güzel görürse ona sahip olmaya çalışıyormuşlar. Böyle iki geline tecavüz etmişler. Bu gelinler kendilerini su kuyusuna atıp öldürmüş. Kadınlara kocalarının yanında laf atıp sonra da alay ediyorlarmış. Köydeki kızları, gelinleri efendim saklıyormuş. Patates kuyularına, samanlıklara, tavuk kümeslerine kadınları, kızları saklıyorlarmış. Güzel olan kızların yüzlerine, elbiselerine insan, hayvan pisliği sürüyorlarmış. Kızların yüzüne sümük sürüyormuş. Tiksinsin de bakmasınlar diye… Oy oy derdin de beteri varmış. Efendim o zamanlar yaşça ileriymiş orduya almamışlar. Ancak köyün her işi ondan soruluyormuş. Kızların namusu, köyün işleri hep onun ağzından çıkan söze bağlıymış.
Yeni nesillere bu günleri unutturmamak gerekir. Eli kalem tutan herkesin köyündeki Ermeni zulmünü kayıt altına alması hayati önem taşımaktadır. Allah, Türk milletinin yardımcısı olsun.
[1] Gözyaşlarına hâkim olamaz. Görüşme Tarihi, 1980