Ah bu türküler, türkülerimiz,
Ana sütü gibi candan,
Ana sütü gibi temiz.
...........
Bedri Rahmi Eyüboğlu, türkülerin milletin hafızasındaki yerini anlatırken ne de güzel söyler:
“Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen’i…”
Gerçekten de türkülerimiz bazen tarih kitaplarının anlatamadığını anlatır. Bir milletin sevincini, hüznünü, ayrılığını, kavuşmasını; gidenleri, kalanları ve bir daha dönemeyenleri yıllar, hatta yüzyıllar boyunca taşırlar. Savaşlar biter, ordular çekilir, o günleri yaşayan insanlar dünyadan göçer; fakat geride bir türkü kalır. Birkaç dize, bir ezgi, bir isim… Ve geçmiş, o ezginin içinde yaşamaya devam eder.
Yemen’i türkülerden hatırlarız. Sarıkamış’ın soğuğunu, Çanakkale’nin acısını, gurbet yollarını, cepheye gidip dönemeyenleri türkülerden dinleriz. Çünkü türkü yalnızca söylenen bir şarkı değildir; halkın yaşadıklarını kendi diliyle kaydettiği ortak hafızadır.
Azerbaycan’ın unutulmaz sanatçısı Reşit Behbudov’un sesiyle hafızalara kazınan “Laleler” de bizi böyle bir hafızanın izinden Gence’ye götürür. Sözlerinde Gence’nin kırları, yağmurdan ıslanan yapraklar, göç eden turnalar, hicran ve vuslat vardır. Türküyle birlikte anlatılan hikâye ise bizi Azerbaycan’ın yakın tarihinin en önemli yıllarından birine, 1918’e taşır.
Gence, Kafkasya’nın en eski ve köklü şehirlerinden biridir. Yüzyıllar boyunca önemli bir kültür ve ticaret merkezi olan şehir, Azerbaycan tarihinin de önemli duraklarından biri olmuştur. Büyük şair Nizami Gencevi’nin şehri olarak bilinen Gence, 1918 yılında Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesinde önemli bir yere sahip olmuş; Kafkas İslam Ordusu’nun Azerbaycan’daki ilk merkezlerinden biri hâline gelmiştir.
“Laleler” türküsü bu kadim şehrin geniş kırlarına açılan bir dizeyle başlar:
“Yazın evvelinde Gence çölünde…”
Buradaki “çöl”, susuz ve kumlarla kaplı bir coğrafyayı değil; geniş kırları, ovaları ve düzlükleri anlatır. Türküde yazın başlangıcıdır. Yağmurdan ıslanan yapraklar dereye, düze serilmiş; turnalar göç yollarına düşmüş, kırmızı laleler yeşil çimenlerin arasında köz gibi yanmaya başlamıştır.
Fakat Gence’nin laleleriyle birlikte anlatılan hikâye bizi çiçeklerden çok daha uzağa, 1918 yılına götürür.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Kafkasya büyük bir kargaşanın içindeydi. Rusya’daki ihtilalin ardından bölgede dengeler değişmiş, Bakü başta olmak üzere Azerbaycan’ın çeşitli yerlerinde ağır çatışmalar ve katliamlar yaşanmıştı.
28 Mayıs 1918’de Azerbaycan bağımsızlığını ilan etti. Ancak yeni kurulan devletin ülkeyi savunabilecek yeterli askerî gücü yoktu. Azerbaycan yönetiminin yardım talebi üzerine Osmanlı Devleti bu çağrıya karşılık verdi.
Kafkas İslam Ordusu’nun başında Nuri Paşa bulunuyordu. Anadolu’dan gelen askerlerle Azerbaycanlı kuvvetler aynı safta buluştu.
Gence’ye ulaşan Osmanlı askerlerinin başlarındaki kırmızı fesler uzaktan bakıldığında geniş ovaya yayılmış kırmızı çiçekleri andırıyordu.
Sanki Gence çölünde laleler açmıştı.
Türküde laleler de yeşil çimenlerin arasında köze benzetiliyordu. Gence’nin düzlüklerinde kırmızı lalelerle kırmızı fesler, yıllar içinde anlatılan hikâyelerde birbirine karıştı.
Fakat Bakü’ye giden yol yalnızca kavuşmanın ve sevincin yolu değildi.
Kafkas İslam Ordusu Gence’den Bakü’ye doğru ilerlerken ağır çatışmalar yaşandı. Osmanlı ve Azerbaycan askerleri yan yana savaştı. Nice asker bu topraklarda hayatını kaybetti. Mücadele, 15 Eylül 1918’de Bakü’ye girilmesiyle sonuçlandı.
O günlerden bugüne aktarılan bir hikâye, bu mücadelenin insani bedelini bir mendilin içine sığdırır.
Anlatıldığına göre Nuri Paşa, çatışmalarda yaralanan bir binbaşıyı ziyaret eder. Binbaşının cebinden mendile sarılmış bir mermi çıkar. Bunun ne olduğunu sorduklarında, merminin babasını şehit eden mermi olduğunu söyler. Yıllardır onu yanında taşımaktadır.
Ardından bir vasiyette bulunur:
Eğer kendisi de şehit düşerse, kendisini vuran mermi çıkarılıp bir mendile sarılarak ve oğluna verilmesini ister. Vatana can lazım olursa kendininkini de bunlara eklesin, der.
Bir mermi dededen babaya…
Bir başka mermi babadan oğula…
Üç kuşak, aynı acının ve aynı mücadelenin hatırasında buluşacaktır.
O emanet merminin yerine ulaşıp ulaşmadığı, o mendile üçüncü kurşunun eklenip eklenmediği bilinmiyor. Fakat yıllar sonra Nuri Paşa da Mehmetçik mermisiz kalmasın diye kurduğu silah ve mühimmat fabrikasında meydana gelen patlamada hayatını kaybetti. Bir zamanlar mendile sarılı bir merminin hikâyesini dinleyen Nuri Paşa’nın bedenine bu kez şarapnel parçaları saplandı. O mendile üçüncü kurşun eklendi mi bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki, mendildeki mermiler değişti, onları taşıyan nesiller değişti; fakat uğruna bedel ödenen vatan değişmedi.
Savaşların tarihi çoğu zaman ordularla, komutanlarla, kazanılan ve kaybedilen şehirlerle anlatılır. Oysa büyük tarihin içinde bir babanın, bir oğlun ve bir torunun hikâyesi de vardır. Bazen bir mendile sarılmış mermi, uzun tarih kitaplarının anlatamadığı kadar çok şey anlatır.
Belki türkünün sözlerindeki hicran ve vuslat da burada başka bir anlam kazanır.
Hicran ayrılıktır.
Vuslat kavuşmak.
1918’de Anadolu’dan Gence’ye uzanan yol, uzun bir ayrılığın ardından gelen kavuşmanın yolu oldu. Fakat bu kavuşmanın ağır bir bedeli vardı. Anadolu’dan gelen nice asker Azerbaycan topraklarında şehit düştü.
Aradan yüz yılı aşkın zaman geçti.
O gün Gence’ye gelen askerler de onları karşılayan insanlar da artık yaşamıyor. Savaşlar bitti, sınırlar değişti, yeni nesiller dünyaya geldi. Fakat bazı hatıralar zamanın içinde kaybolmadı.
Çünkü tarih yalnızca arşivlerde yaşamaz. Bazen bir şehitliğin sessizliğinde, bazen mendile sarılmış bir mermide, bazen bir milletin başka bir millete duyduğu vefada, bazen de yıllardır söylenen bir türkünün içinde yaşamaya devam eder.
Mevsimler geçer.
Turnalar gider, yeniden gelir.
Yağmur yağar, toprak yeniden yeşerir.
Laleler solar, sonra yeniden açar.
İnsanlar gider; fakat geride bıraktıkları hatıralar bazen bir türkünün birkaç kelimesine, bazen küçücük bir mendile sığınarak yaşamaya devam eder.
Ve Reşit Behbudov’un sesi yıllar sonra yeniden yükseldiğinde insan kendisini yine aynı yerde bulur:
“Yazın evvelinde Gence çölünde…”
Ama artık orada yalnızca laleler yoktur.
Kırmızı fesleriyle Gence’ye gelen askerler, Bakü’ye uzanan yol, geride bırakılan şehitler, bir mendilin içinde üç kuşağa taşınan hatıra; hicran, vuslat, fedakârlık ve vefa da vardır.
Çünkü bazı türküler bir mevsimi anlatmaya başlar, sonunda bir asrı anlatır.
“Yazın evvelinde Gence çölünde…”
Bir zamanlar laleler açtı.
Bazıları toprağın üzerinde, bazıları ise bir milletin hafızasında…