Çamur Dağının Kızı (51)

Kadrinur ana, oğlu Hayati ve Kızı Zeynep ile mabeyinde oturuyorlardı. Aslında Hayati’ye sorulacak çok soru vardı ama şimdi zamanı değildi. Konuşmuyorlardı. Zeynep, demliğin kapağını kaldırdı, çayın dem alıp almadığına baktı. Raftan üç bardak aldı. Doldurdu. Abisi ve anasına uzattı. 

-Bugün içtiğimiz çay ve sigaranın haddi hesabı yok ana.

-Neden o kadar içtin oğul?

-Ne yapayım ana? Cemal’i düşündüm. Aslında ona kızmak geliyor içimden de kızamıyorum. İyi çocuk. Ama çok inatçı. Bu inadının hayatına mal olacağından korkuyorum.

-Ağzını hayıra aç oğul, ne dediğinin farkında mısın?

-Farkındayım ama bugüne kadar kimler toprak taşımaya kalkıştı. Kim bilir ben cezaevinde iken kaç delikanlı ya bırakıp gitti ya da inadı yüzünden hayatından oldu. Nereden sevdin bu çocuğu a bacım, başka birini bulamadın mı?

-Yapma abi, bu nasıl söz? Sen yengemi sevdiğinde nereden sevdin bunu diye soran oldu mu?

-Olmadı, açma yaramı Zeynep bacım.

-Bağışla abi. O günleri hatırlatmak istemedim.

-Ben dışarı çıkıp bir sigara içeceğim.

-İçme oğul, zaten zor toparladın kendini, bırak şu sigarayı.

-Bırakacağım ana hele şu işi bir savalım. Zeynep doldur çayımı da getir bana.

-Tamam abi.

Hayati, kapıya çıkınca keskin bir sigara kokusu geldi burnuna. Önce şaşırdı, bu saatte kim sigara içer benim gibi deliden başka? Biraz kulak kabarttı. Sesi Osman ustanın sesine benzetti. 

-Usta! dedi.

Osman usta sesin geldiği yöne döndü.

-Benim, Hayati, uyuyamadın mı?

-Yok be hayati.

-Gel hele, Zeynep çay demledi, birlikte içelim.

-Çok çay içtim ama geleyim, bir çay da gelinimin elinden içeyim.

Birlikte çardağa oturdular. Gogoçların gevezesi devam ediyordu. 

-Ya bir şey diyeyim mi sana Hayati, bu köpek nasıl bir köpek?

-Ben de anlamadım.

-Hiç sesi kesilmiyor. Bir köpek gece boyu neden havlar.

-İmam “Allahu Ekber” deyince de susuyor.

İkisi de karşılıklı sigara sarıp yaktılar. Ay ışığı Kostan Dağından batmak üzereydi. Yarım boyunduruk mesafe kalmıştı batmaya. 

-Köy çok güzel de şu töresi olmasa Hayati.

-Öyle usta.

Zeynep, iki bardak çay ile geldi. 

-Bir şeyler getireyim, yer misiniz?

-Yok kızım sağ ol, Çeşminaz, annenin verdiği sütlü golottan az önce yedim, sağol.

İçtikleri çay da sanki onları içiyordu. İkisini de uyku tutmuyordu. Sabaha da bir şey kalmamıştı.

-Az sonra imam sabah ezanını okur, dedi Osman usta.

-Evet, Cemal yatmıştır?

-Yattı.

-İyi, hiç değilse o uyusun. Şu iş hayırlısı ile bitse be usta.

-İnşallah biter Hayati.

Ay battı batacaktı. Zirvede bulunan ağaçların arkasından çok güzel görünüyordu. O kadar parlaktı ki ağaçların dalları bu kadar uzak mesafeden belli oluyordu. Osman ustanın dediği gibi imam sabah ezanını okumaya başladı. Ezanla birlikte havlamayı kesen Gogoçların gevezesi bu kez ulumaya başladı. Ezan bitince o da sesini kesti. Ta ki akşam ezanı okununcaya kadar sesi çıkmayacak yalı dışında hep uyuyacaktı.

-Haydi biz de çeşmeden abdest alıp namazımızı kılalım. 

-İyi olur.

Kalktılar, köyün ortasındaki çeşmeden abdestlerini alıp caminin yolunu tuttular. Camiye girince şaşırıp kaldılar. Köyde başka erkek kalmamış gibi herkes camideydi. Belli ki onlar da uyumamışlardı. Çamur Abbas, imam ile iki rekât farzı kıldıktan sonra camiden çıktı. Doğruca kahvehaneye geldi. Çay kazanının altını yaktı. Suyun kaynamasını bekledi. “Bu millet de benim gibi onlar da uyuyamadı” dedi kendi kendine. Acaba içlerinden o parlak yıldızları gören oldu mu. Görseler de bize söylemezler. Nasıl iştir anlamıyorum. Gördük diyenler uydurmasınlar. Neden yalan söylesinler? Hem Koca Çavuş Dede’ye yalan söylenilmez. O, adamın gözlerinin içine baktığında karşısındakinin doğru mu yalan mı söylediğini hemen anlıyor. Keramet sahibi insan. Süs için ona Koca Çavuş Dede dememişler. 

Namazı kılan köylüler soluğu kahvehanede alıyordu. Gün yavaş yavaş ağarıyordu. Sabahın kendine has serinliği insanın içini rahatlatıyordu.

-Siz de mi uyuyamadınız avara kasnaklar?

-Sen uyuyabildin mi muhtar?

-Yok nerde.

Çamur Abbas çay yetiştiremiyordu.

-Bana bakın, bu kadar çay içiyorsunuz, dinime imanıma parayı peşin alırım. Sabahın köründe kahvehaneyi açtım ki bir arada olasınız.

Gün ağardı, ortalık aydınlandı. Güzel havayı görenler kahvehanenin dışında yerlerini alıyorlardı. Dışarı çıkan Çamur Dağına bakıyordu. Gözler çamur dağında eller çay bardaklarındaydı. Kimse konuşmuyordu. Az önce birbiri ile şakalaşanlar onlar değildi Çamur Dağını görünce. İnek ve koyun ve keçileri sağan kadınlar ve kızlar, hayvanlarını ahırdan çıkarıp Çamur Dağına yukarı salıyorlardı. Büyükbaş hayvanların çobanı Düzgit Hasan ile küçükbaşları çobanı Onbaşı lakaplı Halil, sırtlarında azık çantaları ile hayvanların peşinden Çamur Dağına doğru yola çıktılar. Büyükbaş hayvanların başındaki kelenkler ile küçükbaşların başındaki zillerin sesi birbirine karışıyordu. Ortada sadece hayvanların başındaki zillerin sesi duyuluyordu. Bir süre sonra onlar da kayboldu. 

Çamur Dağı en güzel Gogoçların harmanından görünüyordu. Yaşlı kadınlar, elini tutan torunlarıyla harmanda yerlerini alıyorlardı. Yanlarında getirdikleri ağaç iskemlelere oturuyorlardı. Evlerin kapısı yavaş yavaş kilitleniyor, köylüler Gogoçların harmanında toplanıyordu. Kısa bir süre sonra harmanda değil oturacak ayakta bile yer kalmamıştı. Gözler bir öğretmen Cemal’in kapısında bir Çamur Dağındaydı. Herkes içinden Cemal öğretmene dua ediyordu. O, değil miydi ki, kendilerini okur-yazar yapan? Nasıl dua etmesinler. 

Çamur köyüne en yakın köy olan Sehpane, Bandırlak, Çaplayan, Susuz ve daha çok köyden gelenler de vardı. Onlar da Cemal öğretmeni merak ediyorlardı. Her zaman rahatlıkla zirvesine kadar çıktıkları Çamur Dağı bugün onları korkutuyordu. Dağ daha yüksek, dağ daha büyümüş gibi geliyordu köylülere. Çamur Dağı adeta üzerlerine düşecekti. Korku dolu gözler, dağdan geri gitmiyordu. Çocukların koşarak çıktıkları Çamur Dağı, çıkılmaz, zirvesine ulaşılmaz gibiydi.

Cemal öğretmen, ailece evden çıktılar. Kalabalıktan bir alkış tufanı koptu. Çocuklar koşarak öğretmenlerinin yanına geldiler. Etrafında çember oluşturdular. 

-Biz de seninle gelelim öğretmenim.

-Olur mu çocuklar? Siz aslında bu saatte evlerinizde olmalıydınız.

-Seni yalnız bırakır mıyız öğretmenim?

-Sağ olun çocuklar.

Aliye kadın, oğluna sıkı sıkı tembihliyordu. Omuzlarını ip kesmesin diye sağ ve sol omuzlarına gömleğinin altına çorap yerleştirdi.

-Dikkat et, ip, çorapların üzerine gelecek şekilde torbayı sırtına al yoksa ip omuzlarını keser, yara açar.

-Olur ana söylediğin her şeye uyacağım, merak etme.

Muhtar İsmail, arkasında bekçi Osman ile yanına geldi. Hal hatır sorduktan sonra:

-Bak Cemal öğretmen istersen vaz geç. Biz töreyi kaldıralım. Yeter ki sana bir şey olmasın.

-Bana bir şey olmayacak muhtar, sağol.

Ana, baba ve kardeşine sarıldı, köylülerin alkışları arasında köyden Çamur Dağına giden yola yürüdü. Herkes merakla arkasından bakıyordu. O ise zaman zaman geri dönüp köylülere el sallıyordu. Zeynep, Çamur Dağına hakim bir yerde kendine yer etmiş, gözleri Cemal öğretmendendi. Cemal gittikçe uzaklaşıyordu. Son dönemeci dönen öğretmen gözden kayboldu.

-Aliye kadın sabahın bu saatinde güneşin kızdırması hayra alamet değil.

-Nasıl yani?

-Güneşin bu kadar kızdırması yağmura alamettir.

-Etme bey. Bu havada yağmur yağar mı?

-Ne zaman yağacağını bilemeyiz ama bu hava yağmur havası hanım.

-Deme baba, şakası bile hoş değil. Yağmur yağarsa Çamur Dağı çamur olur da akar. Yolu yürünmez. Toprak dolu torbalar ıslanır. Abim taşıyamaz o torbaları.

-Bilirim kızım. İnşallah bugün yağmur yağmaz. 

-İnşallah bey.

Hayati ise anası Kadrinur ile evin kapısındaydı. Onlar da Cemal öğretmeni son dönemeci dönüp kayboluncaya kadar hiç konuşmadan izlediler. Hayati, karamsardı. O da sabahın bu saatinde bu kadar yakan güneşe anlam veremiyordu.

-Sabah sabah güneş ne fena kızdırıyor ana.

-Öyle oğul. Eskilerimiz böyle bir havanın yağmura işaret olduğunu söylerler.

-Yağmur mu? Çok kötü olur ana. Elli kiloluk torbalar yüz kilo olur, ezilir o torbaların altında Cemal öğretmen.

-Dua edelim de bugün yağmasın.

-Zeynep nerede ana?

-Bilmiyorum oğul sabah sabah bir şey yemeden evden çıktı.

-Ben bir bakayım onu.

Tam köylülerin arasına girecekti ki kalabalıkta bir hareketlenme yaşandı. Koca Çavuş Dede, eşi Koca Zülfiye Ana ile at üzerinde göründüler. Köylüler kenara açılarak yol verdi. Muhtar İsmail koşarak Koca Çavuş Dede’nin attan inmesine yardım etti. Eğildi elini öptü.

-Hoş geldin dedem.

-Hoş bulduk muhtar… Bakıyorum bizim köyün dışından da çevre köylerden gelen var.

-Evet dedem, duyan gelmiş.

-Başladı mı öğretmen?

-Az önce Çamur Dağına gitti.

-Haydi hayırlısı.

-Dedem, istersen kahvehanenin önünde oturalım. Oradan da dağın yolu görünüyor.

-Olur muhtar.

Koca Zülfiye Ana ise doğruca Aliye kadının yanına geldiler. Kucaklaştılar. Aliye kadın, o da eğildi Koca Zülfiye Ananın elini öptü.

-Hoş geldin ana.

-Hoş bulduk.

-Hele gel otur. Yoldan geldin, at sallamıştır seni.

-Öğretmen oğlumuz gitti herhalde.

-Gitti anam.

-Allah yardımcısı olsun.

-Amin ana.

Kimse konuşmuyordu. Çocuklar bile suskundu. Taş olup kesmişlerdi. Yerlerinde bile kıpırdayan yoktu. Cemal öğretmen gideli bir saate yakın zaman olmuştu ama görünürde gelen yoktu. Tam bu sırada Çiçekli Mahallesi’nden yanık yanık çalan bir kaval sesi herkesi şaşkına çevirdi. Hayati, kaval sesini hemen tanıdı. Bu dün hayvanları otlatırken gördüğü kızdı. Öyle yanık çalıyordu ki, köylüler can kulağı ile dinliyorlardı. 

-Muhtar kim kavalı bu kadar güzel ve bu kadar dertli çalan?

-Bu genç bir kızımız dedem. Bandırlak köyünden Ersoy isminde bir gence gönlü düşmüştü. Geldi ailesinden istediler. İki töremizden birini yerine getirmelerini istediler. Kızı isteyen Ersoy ben üç yıl üç ay üç gün bekleyemem deyip, toprak taşımayı kabul etmiş. Ne var ki, sekizinci torbayı getirirken Çamur Dağının yamacından akan derenin içerisine yuvarlandı. Onu bulduğumuzda ölmüştü dedem. İşte o gün bu gündür sevdiği kız olan Zeynep, böyle günlerde kavalını durmaksızın çalar.

-Çok acı. Bu töre iyi bir töre değil muhtar. Artık her ikisine de son verelim sevenleri kahrolası töreler yüzünden birbirinden ayırmayalım.

-Kaldıracağız dedem. Cemal öğretmenden sonra törenin her ikisini de kaldıracağız.

-Çok iyi.

(Devamı var)

YORUM EKLE