AİLE İÇİ ŞİDDET (CİNAYET)
Son günlerde gazetelerin üçüncü sayfaları, haber bültenlerinin en soğuk cümleleri hep aynı başlıkları taşıyor: anne babasını öldüren evlatlar, çocuğunu katleden anne ya da baba, aile içinde işlenen akıl almaz cinayetler… Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor: Ne oluyor bize, nereye gidiyor bu insanlık?
Her gün yeni bir vahşetle uyanıyoruz. Artık bu haberler “istisna” olmaktan çıktı, neredeyse sıradanlaştı. Oysa sıradanlaşan şey cinayet değil; duyarsızlığımız.
Hep “eğitim” diyoruz… Ama görüyoruz ki mesele yalnızca diplomalar, okullar, unvanlar değil. “Beş vakit namazında, niyazında” diyoruz… Ama anlıyoruz ki mesele yalnızca ibadet etmek de değil.
Çünkü sokakta bir karıncayı incitmekten korkan insanlar hâlâ var. Ve aynı toplumda, kendi anne babasına, kardeşine, çocuğuna gözünü kırpmadan kıyan insanlar da… Bu nasıl bir çelişkidir?
İnsanı insan yapan şey; aklı kadar merhametidir, vicdanıdır, sorumluluk duygusudur. Merhametin çekildiği bir ruh, boşluğa düşer. O boşluk da öfkeyle, kinle, tahammülsüzlükle dolar.
Bugün yaşadığımız şey tam olarak budur: İnsanlar konuşmayı değil, bağırmayı; anlamayı değil, yok etmeyi; sabretmeyi değil, anında tepkiyi seçiyor. Aile dediğimiz yapı; sevginin, güvenin ve sabrın yeşermesi gereken yerken, kimi evlerde bastırılmış öfkenin, şiddetin ve çaresizliğin biriktiği bir hapishaneye dönüşmüş durumda.
Bir cinayet işleniyor ve hemen ardından tanıdık bir ifade geliyor: “Cinnet getirdi.” Bu kelime, çoğu zaman gerçeğin üzerini örtmek için kullanılıyor. Oysa cinnet bir anda ortaya çıkmaz. Birikir, görmezden gelinir, bastırılır, yok sayılır.
Ruhsal sorunlar, öfke kontrolsüzlüğü, psikolojik çöküntüler “ayıp”, “zayıflık” ya da “geçer” denilerek ötelenir. Sonra da sonuç karşısında hep birlikte şaşırırız. Belki de artık şu soruyu cesurca sormanın zamanı gelmiştir: Her insanın, hayatının belli dönemlerinde ruhsal bir muayeneden geçmesi zorunlu olmalı mı?
Nasıl ki bedenimiz hastalanınca doktora gidiyorsak, ruhumuz da alarm verdiğinde yardım almayı öğrenmeliyiz.
Allah korkusu; yalnızca dilde kalan bir ifade değildir. Gerçek maneviyat, elini kaldırmadan önce durabilmektir. Öfkeliyken susabilmektir. Gücü yettiğine zulmetmemektir.
Namaz kılan ama merhameti olmayan, ibadet eden ama vicdanı körelmiş bir insan; şekli yaşar ama ruhu ıskalar. Ve ruhu ıskalanmış bir toplumda, şiddet kök salar.
Bu yaşananlar sadece bireysel suçlar değildir; bunlar aynı zamanda toplumsal aynalardır. Aile içi şiddeti konuşmadan, ruh sağlığını ciddiye almadan, merhameti yeniden inşa etmeden, “bize bir şey olmaz” demekten vazgeçmeden bu haberleri daha çok okuruz.
Belki de artık şu cümleyi daha yüksek sesle söylemeliyiz: İnsan, insana emanet. Ve bu emanet, ihmale gelmez.
Yazar-şair
ÜLKER SADIK