Yol meselesi sadece yol değildir: Bir aidiyet ve adalet sınavı
Son günlerde şehrimizin gündeminde en çok yankılanan başlık yine yollar... Ancak mesele sadece dökülen asfalt, serilen mıcırdan ibaret değil. Yol dediğimiz kavram; aslında aidiyettir, kalkınmadır, ulaşılabilirliktir ve en önemlisi, devletin vatandaşına hissettirdiği değerin somut bir göstergesidir.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Sayın Abdulkadir Uraloğlu’nun, Gümüşhane-Bayburt Havalimanı için 2026 yılı sonunu işaret etmesi, bölgede büyük bir heyecan yarattı. Ancak bu müjdeli haber, beraberinde uzun süredir küllenmiş olan karayolu tartışmalarını da yeniden alevlendirdi. Havalimanı sevinci, maalesef ulaşım akslarındaki belirsizliğin ve "ihmal edilmişlik" kaygısının gölgesinde kaldı.
Köse’nin "İkinci Plan" Tedirginliği
Bugün Köse’nin sokaklarına indiğinizde, kahvehanelerinde oturduğunuzda ya da sosyal medyadaki nabza baktığınızda hep aynı sitemkâr soruyu duyuyorsunuz:
“Köse yine mi ikinci plana atılıyor?”
Havalimanının Köse sınırları içerisinde yer alması bir gurur kaynağı olsa da, bu devasa yatırıma ulaşımın Köse Dağı Tüneli ile taçlandırılmaması büyük bir eksikliktir. Bölge insanı yıllardır bu tünelin hayalini kuruyor. Alternatif olarak sunulan Kale-Salyazı yolu elbette kıymetlidir; ancak bu, asıl beklentiyi karşılayan nihai çözüm değildir. Sayın milletvekillerimiz Celalettin Köse ve Musa Küçük’ün tünel konusundaki olumlu açıklamaları bile sahadaki derin kaygıyı dindirmeye yetmiyor.
Çünkü buradaki mesele bir mühendislik projesinden çok daha fazlası; mesele bir “öncelik” ve “samimiyet” meselesidir.
Aidiyet Gönülde Kopar, Haritada Değişir
Köse’de son günlerde yüksek sesle dillendirilen referandum söylemleri veya “Bayburt’a bağlanma” çıkışları kulağa sert, hatta sarsıcı gelebilir. Fakat bu tepkilerin arkasındaki "duyulmama" hissini ve birikmiş kırgınlığı görmek gerekir. Biz bu tehlikeli duygusal kopuşu geçmişte Üçtaş meselesinde tecrübe etmiştik.
Unutulmamalıdır ki; bir yerin aidiyeti önce gönüllerde kopar, sonra haritalarda değişir. Gümüşhane’nin kaybedecek tek bir karış toprağı, feda edecek tek bir insanı yoktur. Bu toprakları elde tutmanın yolu, sadece sınırları korumak değil, o sınırların içini yatırımla ve güvenle doldurmaktır. Köse Dağı Tüneli artık bir tercih değil, siyasi ve sosyal bir zarurettir.
Ölüm Yolu mu, Yaşam Yolu mu?
Gelelim şehrin diğer kanayan yarasına: Torul-Kürtün-Tirebolu yolu.
Yıllardır heyelanlarla, trajik kazalarla ve sürekli kapanmalarla anılan bu hat, bölge halkı için artık bir ulaşım güzergâhı değil, bir "sabır testi" haline gelmiştir. Vatandaş her gün yeni bir vaat duyuyor, her gün bir açıklama okuyor; ancak somut bir adım görmedikçe güven duygusu zedeleniyor. Bölge insanı bu yolu artık "ölüm yolu" olarak nitelendiriyor.
Türkiye’nin en sarp geçitlerinin tünellerle, viyadüklerle aşıldığını gören Kürtünlü hemşehrimiz haklı olarak soruyor: “Madem yapılabiliyor, buraya neden yapılmıyor?”
Bu soru basit gibi görünse de cevabı ağırdır. Kürtün’de yükselen “Giresun’a bağlanma” sesleri de yine aynı ihmal edilmişlik psikolojisinin ürünüdür. Kimse doğup büyüdüğü memleketinden kopmak istemez; insanlar sadece yaşadıkları yerin devletin ajandasında "unutulanlar" listesinde yer almasına tahammül edemez.
Yol Medeniyettir, Ama Önce Adalettir
Bu mesele belediyelerin omuzlarına bırakılamayacak kadar büyük bir devlet politikasıdır. Sınır değiştirmek belki yolu yapmaz; ama yol yapmamak, hizmet götürmemek o sınırların tartışmaya açılmasına neden olur. Ve hiçbir bütçe hesabı, hiçbir maliyet tablosu, bir tek insanımızın hayatından daha kıymetli değildir.
Bugün konuşulan bu yollar aslında tek bir şeyi haykırıyor: Bu şehir artık "bekleyen şehir" olmak istemiyor. Yol medeniyettir derler; evet, öyledir. Ama bizim için yol bazen aidiyettir, bazen güven duygusudur, bazen de devletine "Biz de buradayız!" diyebilmenin diğer adıdır.
Vakit, bu haklı sesleri duyma ve bu talepleri somut projelerle yanıtlama vaktidir.