KENDİ İŞLERİMİZDE “AVUKAT”, BAŞKALARINA GELİNCE “HAKEM” KESİLMEK!
İnsan, hayatı boyunca birçok insanı değerlendirir; kimi zaman bir davranışı, kimi zaman bir sözü, kimi zaman da bir olayı yorumlamak zorunda kalır. Ne var ki bu değerlendirmelerde çoğu zaman farkında olmadan aynı hataya düşeriz: Kendi işlerimizde “avukat””, başkalarına gelince” hakem “kesiliriz.
Kendi hatamız söz konusu olduğunda şartları anlatırız.
"Yorgundum."
"Mecbur kaldım."
"Başka çarem yoktu."
"Benim niyetim kötü değildi."
Böylece kendi davranışımızı savunur, kendimize mazeret üretiriz. Adeta kendi davamızın avukatı oluruz.
Ancak aynı durum bir başkasının başına geldiğinde çoğu kez farklı davranırız. Bu kez mazeretleri dinlemeyiz. Şartları araştırmayız. Hükmümüz hazırdır:
"Hatalı", "Dikkatsiz", "Sorumsuz."
İşte o anda da hakem koltuğuna otururuz.
Trafikte aracımızı yanlış yere park ettiğimizde, "İki dakikalık işim vardı." deriz. Aynı davranışı bir başkası yaptığında ise kurallara uymamaktan yakınırız.
Bir toplantıya geç kaldığımızda yoğunluğumuzu anlatırız. Başkası geç kaldığında onun sorumsuzluğunu konuşuruz.
Kendi çocuğumuz hata yaptığında gençliğine veririz. Başkasının çocuğu aynı hatayı yaptığında terbiyesizlikten söz ederiz.
Siyasette de durum farklı değildir. Kendi tarafımızın yanlışlarına gerekçe üretirken, karşı tarafın en küçük hatasında hükmü peşinen veririz.
Oysa adalet, başkalarına karşı sert; kendimize karşı hoşgörülü olmak değildir. Adalet, aynı teraziyi hem kendimiz hem de başkaları için kusursuz kullanabilmektir.
Toplumdaki birçok kırgınlığın, birçok anlaşmazlığın ve birçok önyargının temelinde de işte bu çifte standart yatmaktadır.
Çünkü herkes kendi tarafının avukatı, karşı tarafın hakemi olunca; hakikat geri çekilir, önyargılar öne çıkar.
Kendimize Hakem Olmayı Nasıl Başaracağız?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Kendimize hakem olmak kolay değildir. Çünkü nefis, kendi kusurlarını küçültmeyi; başkalarının kusurlarını büyütmeyi sever.
Bunun için öncelikle şu soruyu kendimize sormalıyız:
"Bu davranışı ben değil de bir başkası yapsaydı, yine aynı şekilde mi değerlendirirdim?"
Eğer cevabımız değişiyorsa, konuşan vicdanımız değil; tarafgirliğimizdir.
İkinci olarak, hüküm vermeden önce kendimizi karşı tarafın yerine koymayı öğrenmeliyiz.
Hayatta birçok yanlış, kötü niyetten değil; bilgisizlikten, acelecilikten, yorgunluktan veya şartların zorluğundan kaynaklanır. Kendimiz için istediğimiz anlayışı başkalarına da gösterebildiğimiz ölçüde adil olabiliriz.
Üçüncü olarak ise eleştirmeden önce öz eleştiri yapmayı alışkanlık hâline getirmeliyiz.
Kendi eksiklerini görebilen insanın dili yumuşar, hükmü hafifler, vicdanı derinleşir. Çünkü bilir ki aynı hataya kendisi de düşebilir.
Gerçek olgunluk da işte burada başlar.
Başkalarını yargılamak kolaydır; zor olan kendimizi aynı cesaretle sorgulayabilmektir.
Hayatın en güvenilir terazisi vicdandır. O terazinin ayarı bozulduğunda herkes haksız, biz haklı görünürüz. Ayarı düzeldiğinde ise önce kendimizi tartmayı öğreniriz.
Unutmayalım ki adalet, mahkeme salonlarında değil; insanın kendi vicdanında başlar.
Başkalarını anlamak merhametin, kendini sorgulamak ise adaletin başlangıcıdır.
Yusuf Sadık, Eğitimci, Yazar, Gazeteci, Emekli Milli Eğitim Müdürü.