BEYAZ ELBİSELİ “MEHDİ”
12 Eylül darbesinden sonra, “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar” davasından dolayı cezaevinde 10 yıl kalan hukukçu-yazar İrfan Sönmez’in anılarında çok ilginç bir hikâye anlatılır:
Cezaevinde her gün dinî kitaplar okunmaktadır. Herkes adeta yutarcasına okuyup, bir ayda tasavvuf ehli kesilmektedir. Koğuşun en sofusu bir gün istihâreye yatar ve ilk şafakta Mehdi’nin geleceğini, kendilerini cezaevinden kurtaracağını görür.
Buna önce en sofular, sonra ülkücüler ve devrimciler olmak üzere bütün koğuş inanır. İnanmak işlerine gelmektedir çünkü. Mehdi’nin geleceğini gören sofu, koğuşa şöyle seslenir:
“Mehdi beyaz elbisesiyle geldiğinde sizin giyinmenizi beklemez. Onun için herkes giyinik yatacak. Çorabınızı, ayakkabınızı bile giyin. Mehdi ‘Ya Hakk!..’ dediğinde peşine takılacağız…”
Bu konuşmayı duyan devrimcilerin koğuş başkanı da arkadaşlarına seslenir:
“Siz de giyinin!.. Bunların arasına karışıp biz de kendimizi dışarı atalım, tamam mı?..”
Bir iki saat sonra koğuşta herkesin giyinik yattığını gören bir asker, yüzbaşının karşısına çıkar:
“Komutanım, bu gece solcular da sağcılar da ayakkabıyla yattılar. Sanırım büyük bir olay olacak.”
Yüzbaşı hemen bir manga askerle koğuşa gelip bağırır:
“Ne bu hâl? Ayakkabıyla yatılır mı?”
Bizim sofu durumu açıklar:
“Yüzbaşım, ilk şafakta beyaz elbisesiyle Mehdi gelecek buraya.”
Yüzbaşı solculara döner:
“Siz niye çıkarmadınız ayakkabılarınızı?”
“Komutanım, biz de Mehdi’nin peşine gideceğiz.”
“Siz Allah’a inanmazken Mehdi’ye nasıl inandınız?”
Yüzbaşı bu defa askerlere dönüp sertçe emreder:
“Duydunuz değil mi? Koğuşta ya da koridorda beyaz elbiseli bir adam görürseniz vurun!..”
Sonunda yüzbaşı da inanmıştır…
Toplumların başına deprem, savaş, baskı, yoksulluk ya da cehalet gibi felaketler gelebilir. Asıl felaket ise bir toplumun kendi gücüne olan inancını kaybetmesidir. Yukarıdaki trajikomik hikâye, bu durumu bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Kendi iradesine güvenmeyen toplumlar, çareyi çoğu zaman bir kurtarıcıda ararlar. Bir gün birisi gelecek, bütün sorunları çözecek, adaleti sağlayacak, ekonomiyi düzeltecek, ülkeyi ayağa kaldıracaktır. Böylece bekleyiş başlar.
İnsanlar çoğu zaman bir düşüncenin doğruluğuna değil, kendilerine verdiği umuda inanırlar. Özellikle çaresizlik dönemlerinde beklentiler büyür, akıl ve muhakeme geri planda kalabilir.
Tarih boyunca birçok toplum benzer dönemlerden geçmiştir. Ekonomik krizler, siyasi bunalımlar, savaşlar ve sosyal çalkantılar, kurtarıcı arayışlarını da beraberinde getirmiştir. İnsanlar sorunları çözebilecek güçlü kurumlar oluşturmak yerine, bütün umutlarını tek bir kişinin omuzlarına yüklemeye başlamışlardır.
Bugün siyasette yaşanan tartışmaların önemli bir kısmında da bu anlayışın izlerini görmek mümkündür. Partilerden çok liderlerin konuşulduğu, programlardan çok şahısların tartışıldığı bir siyasal kültür içinde yaşıyoruz. Bir kesim bütün umudunu bir lidere bağlarken, başka bir kesim farklı bir liderin gelip her şeyi düzelteceğine inanıyor.
Oysa demokrasi, kurtarıcı bekleme rejimi değildir.
Demokrasi; vatandaşın sorumluluk aldığı, yönetime katıldığı ve yönetenleri denetlediği bir sistemdir. Güçlü devletler, güçlü liderlerden önce güçlü kurumlara dayanırlar. Çünkü liderler geçicidir, kurumlar ise kalıcıdır.
Başta Atatürk olmak üzere; İnönü, Menderes, Türkeş, Ecevit, Erbakan ve Özal…
Milyonları peşinden sürükleyen bu liderlerin tamamı bugün aramızda değildir. Çünkü ilahî hüküm değişmez:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185)
Bu kesin gerçek karşısında kendine güvenen toplumlar, kurtarıcılara ya da tek bir lidere bel bağlamaz; kurumlar kurar, çözüm üretir, sorumluluk alır. Kendine güvenmeyen toplumlar ise daima bir sonraki kurtarıcıyı bekler.
Tarihin gösterdiği tek bir gerçek vardır:
Milletleri kurtaranlar, beklenen kişiler değil; harekete geçen insanlardır.
Dün olduğu gibi bugün de…
12.06.2026 Av. Ali Haydar DERELİ