HUKUK PAZARLANIRSA…
5 Mayıs 2026 tarihinde TBMM’ye sunulan “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”ile yabancı şirketlere Türkiye’de “hukuk danışmanlığı” alanında geniş bir faaliyet alanı tanınmak istenmektedir. Teklif ilk bakışta yabancı sermayeyi teşvik eden teknik bir düzenleme gibi sunuluyor. Oysa teklifin satır aralarında, Türk hukuk sistemini doğrudan etkileyecek ciddi bir dönüşüm saklıdır.
Teklif yasalaşırsa, yabancı şirketler Türkiye’de hukuk danışmanlığı adı altında geniş çaplı faaliyet gösterebilecek; fiilen hukuk büroları açarak avukatlık hizmeti sunabilecektir. Böylece savunma makamı, kamusal niteliğinden uzaklaştırılıp küresel piyasanın rekabet alanına sürüklenecektir.
Oysa 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’na göre avukatlık yalnızca gelir elde edilen bir meslek değildir. Avukat; savunma hakkının temsilcisi, hukuk devletinin güvencesidir. Savunma makamı ise hâkimlik ve savcılıkla birlikte yargının kurucu unsurudur. Çünkü adalet; iddia, savunma ve karardan oluşan üçlü denge üzerine kuruludur.
Şimdi sorulması gereken temel soru şudur:
Adalet sistemi, küresel şirket mantığıyla yönetilebilir mi?
Çünkü çok uluslu hukuk şirketlerinin önceliği adalet değil, kârlılıktır. Müvekkil bir insan olmaktan çıkar, “portföy”e dönüşür. Dava dosyaları vicdan terazisinde değil, verimlilik tablolarında değerlendirilir. Hukuk büroları zamanla savunmanın bağımsız sesi olmaktan uzaklaşır; şirketlerin hukuk departmanına benzemeye başlar.
Asıl tehlike de burada ortaya çıkar.
Yabancı sermaye destekli dev hukuk yapıları karşısında, bugün zaten ağır ekonomik şartlarla mücadele eden genç Türk avukatları nasıl ayakta kalacaktır?
Bir tarafta milyarlarca dolarlık uluslararası şirketler…
Diğer tarafta ofis kirasını, stajyer maaşını ve temel giderlerini karşılamaya çalışan genç hukukçular…
Buna “serbest rekabet” demek mümkün değildir. Bu, güç dengesinin tamamen bozulduğu bir ekonomik tahakkümdür.
Üstelik mesele yalnızca ekonomik de değildir. Hukuk aynı zamanda millî egemenlik alanıdır. Enerji projeleri, savunma sanayi yatırımları, uluslararası tahkim süreçleri, finans davaları… Bunların tamamı yalnızca teknik hukuk bilgisiyle değil, devlet refleksi ve millî hassasiyetle yürütülür.
Yarın stratejik sektörlere ilişkin en kritik hukuki süreçlerin yabancı merkezli yapılar tarafından yönlendirilmesi ihtimali gerçekten hiç kimseyi endişelendirmiyor mu?
Teklifin savunucuları ise klasik söylemleri tekrar ediyor:
“Yabancı yatırım gelecek…”
“Türkiye bölgesel hukuk merkezi olacak…”
“Döviz girdisi artacak…”
Ancak tarih, ekonomik ayrıcalıkların her zaman güç kazandırmadığını göstermiştir. Bazen kısa vadeli kazanç gibi sunulan düzenlemeler, uzun vadede egemenlik kaybına dönüşür. Osmanlı’daki kapitülasyonlar da ilk ortaya çıktığında “ticari kolaylık” olarak anlatılmıştı.
Elbette hiç kimse yabancı hukukçularla iş birliğine bütünüyle karşı çıkmıyor. Uluslararası çalışma modelleri mümkündür. Tartışılan mesele; Türk hukuk sisteminin omurgasının korunup korunamayacağıdır.
Çünkü savunma makamı küresel piyasanın bir parçasına dönüştüğü anda kaybedilecek olan yalnızca yerli hukuk büroları olmayacaktır.
Kaybedilecek olan; adaletin millî karakteri, savunmanın bağımsızlığı ve hukuk devletinin ruhudur.
Bir ülkenin mahkemeleri yalnızca kanunlarla değil, o kanunları savunan bağımsız hukukçularla ayakta kalır.
Unutulmamalıdır ki, savunmanın bağımsızlığının zedelendiği bir yerde, ne yargı bağımsızlığı tam anlamıyla korunabilir ne de adil yargılanma hakkı güvence altında kalabilir.
Çünkü hukuk, devletin karakteridir.
Ve bir milletin karakteri pazarlanamaz.
Hukuk pazarlanırsa adalet ölür…
22.05.2026 Av. Ali Haydar DERELİ