CHP’NİN SORUNU HUKUK MU, SİYASET Mİ ?
Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan kurultay krizi, yalnızca parti içi bir iktidar mücadelesi olmaktan çıkmış olup, doğrudan doğruya Türk hukukunun “mutlak butlan” kavramının siyasi partilere nasıl uygulanacağına ilişkin tarihî bir tartışmaya dönüşmüştür.
Kamuoyunda özellikle bir noktada ciddi kafa karışıklığı yaşanıyor:
“Asliye Hukuk Mahkemesi böyle bir konuda karar verebilir mi?”
Kanaatimce bu sorunun cevabı nettir: Evet, verebilir.
Çünkü seçim kurulları ile genel mahkemelerin görev alanları aynı değildir. İlçe seçim kurulları; seçim takviminin yürütülmesi, adaylık işlemleri, oy sayımı ve seçim güvenliği gibi süreçleri denetleyen mercilerdir. Bunların yaptığı denetim büyük ölçüde şekli ve seçim süreciyle sınırlıdır. Tanık dinlemek, kapsamlı delil toplamak, çapraz sorgu yapmak ya da seçimden sonra ortaya çıkan karmaşık menfaat ilişkilerini araştırmak seçim kurullarının fiilî ve hukuki fonksiyonu değildir.
Düşünün; seçim tamamlanmış, mazbata verilmiş, aylar sonra bazı delegeler çıkıp “bana menfaat teklif edildi”, “şu delegeler oy karşılığı yönlendirildi” şeklinde iddialar ileri sürüyor. Seçim kurullarının böyle bir tahkikat yürütmesi zaten mümkün değildir. Eğer “mazbata verildi, artık hiçbir mahkeme inceleyemez” denilirse, hak arama özgürlüğü tamamen ortadan kalkar.
İşte tam bu noktada Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın güvence altına aldığı hak arama özgürlüğü devreye girer ve genel mahkemelerin yargılama yetkisi ortaya çıkar.
Bu nedenle CHP’nin savunmasını yalnızca “mahkeme yetkisizdir” tezine dayandırması bana göre ciddi bir stratejik hata niteliğindedir. Asıl tartışılması gereken konu mahkemenin yetkisi değil, ileri sürülen usulsüzlüklerin “mutlak butlan” oluşturup oluşturmadığıdır.
Çünkü hukukta her usulsüzlük mutlak butlan doğurmaz.
Mutlak butlan; işlemin temelini ortadan kaldıran, kamu düzenini ağır şekilde ihlal eden ve iradeyi tamamen sakatlayan durumlarda uygulanır. Aksi halde seçim hukukunun tamamı içinden çıkılmaz hale gelir. Her seçimden sonra kaybeden tarafın birkaç delege üzerinden ortaya atacağı “menfaat sağlandı” iddialarıyla seçimlerin iptal edildiği bir düzenin adı hukuk devleti olamaz.
Burada kritik soru şudur: İddia edilen usulsüzlükler seçim sonucunu değiştirecek ağırlıkta mı?
Kemal Kılıçdaroğlu 536, Özgür Özel ise 812 oy aldı. Aradaki fark 276 oydu. Tartışmaların merkezindeki İstanbul delegasyonunun toplam delege sayısı ise 196. Yani İstanbul delegelerinin tümünün oyu iptal edilse dahi seçim sonucu değişmeyecektir.
Bu tabloya bakıldığında, yalnızca sayı bakımından bile “sonucu tamamen değiştiren bir irade sakatlığı” iddiası dahi geçerli olmuyor. Eğer seçim sonucunu değiştirmeyen münferit menfaat ilişkileri mutlak butlan sayılırsa, artık hiçbir siyasi parti kongresi, baro seçimi ya da oda genel kurulu hukuki güvenlik içinde yapılamaz.
Mahkemenin “mutlak butlan” gerekçesiyle seçimi iptal etmesi yanlış olmuştur.
Öte yandan CHP açısından asıl tehlike savcılık soruşturmasıdır. Çünkü ceza soruşturması çok daha geniş delil rejimiyle yürütülür. Hukuk mahkemesi “sonuca etkili mi değil mi?” sorusuna yoğunlaşırken, savcılık doğrudan suç iddialarını araştırır. Menfaat temini, organize hareket, iradenin fesadı gibi iddialar ceza hukuku bakımından ayrıca değerlendirilir.
Ve unutulmamalıdır ki; olası bir ceza mahkûmiyeti yalnızca kurultayın meşruiyetini değil, siyaset yasağı dahil çok daha ağır sonuçları gündeme getirebilir.
Fakat bu süreçte belki de en trajik olan husus, 9 Eylül 1923’te kurulmuş bir partiyi bugün bu noktaya taşıyanlar dışarıdakiler değil, bizzat kendi içindeki siyasi aktörlerdir.
Kurultayı tartışmalı hale getiren iddiaları ortaya atanların önemli bölümü; eski milletvekilleri, il başkanları, belediye başkanları ve yıllarca partinin yönetiminde bulunmuş isimlerdir. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tabloyu yalnızca “iktidar müdahalesi” söylemiyle açıklamak kolaycılık olur.
Çünkü bazen bir siyasi yapıya en büyük zararı kendi içindeki iktidar hırsı verir.
29.05.2026 Av. Ali Haydar DERELİ