Gümüşhane
Kapalı
5°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
44,3562 %0.02
51,2898 %-0.11
6.249,98 % -2,71
Harşit Vadisi’nin Saklı Durağı: Tekke

Harşit Vadisi’nin Saklı Durağı: Tekke

YAYINLAMA:

Tekke’ye giderken Akçakale Boğazı’nı geçtikten kısa süre sonra kıvrılan yol, sanki insanı gündelik hayatın alışılmış gerçekliğinden alıp başka bir zamana taşır. Yol daralır, vadi derinleşir ve ufukta pamuk beyazı bulutları yararak yükselen Kandil Dağı, bütün heybetiyle kendini gösterir. Dağın eteklerinde sıralanan evler, Harşit Çayı boyunca uzanan bahçeler ve baharla birlikte çiçek açmış rengârenk ağaçlar, bu coğrafyanın ilk bakışta hissedilen büyüsünü oluşturur.

 

Aracımı yol kenarında durdurup yürümeye başladığımda, insanın içini saran o sakinlik daha da belirginleşir. Çiçek açmış ağaçların arasından görünen evler, evlerin ardında yükselen vadi ve vadinin yukarılarına doğru uzanan kayalıklar, sanki bir ressamın tuvalinden çıkmış gibidir. Biraz daha dikkatle bakıldığında, terk edilmiş taş evler ve zamanın sessizce terk ettiği eski yerleşim izleri görülür.

 

Bu manzarada doğa yalnızca bir arka plan değildir; aksine başlı başına bir mimar gibi davranmıştır. Yüzyıllar boyunca yağan yağmurlar, erozyonun sabırlı eli, sert rüzgârların şekillendirdiği kayalar ve mevsimlerin getirdiği ısı değişimleri, burada sıra dışı oluşumlar meydana getirmiştir. Vadinin bazı noktalarında yükselen peribacaları, doğanın sabırla kurduğu bu taş şehrin sessiz sakinleri gibidir. Kayalıkların arasında dolaşırken insan, doğanın kendi kendine kurduğu gizli bir yerleşimde yürüyormuş hissine kapılır.

 

Ancak Tekke’nin büyüsü yalnızca doğal güzelliklerinden ibaret değildir. Bu belde, aynı zamanda yüzyılların biriktirdiği tarihî ve kültürel bir hafızayı da taşır. Bu yüzden Tekke’yi gezmek, bir tarih kitabının sayfalarını hızlıca çevirmek gibi değil; her satırını yavaş yavaş okuyarak anlamaya çalışmak gibidir.

 

Yer adları, bir coğrafyanın tarihî, kültürel ve fiziki hafızasını taşıyan dilsel yapılardır. Anadolu’da birçok yer adı, yalnızca bir yönü ya da bir kişiyi anlatmakla kalmaz; aynı zamanda halkın doğayla kurduğu ilişkiyi, yaşadığı zorlukları ve yaşam biçimini de yansıtır. Gümüşhane merkeze bağlı Tekke Beldesi’nin eski adı olan Selseki, bu açıdan anlam taşıyan bir örnektir.

 

Osmanlı arşiv kayıtlarında bu yerleşimin adı “Sel Seküsü” ya da “Sel Sekisi” şeklinde geçmektedir. Yerel ağızda “sekü” veya “seki” kelimesi taşlık ya da düz alan anlamını taşırken; “sel” kelimesi ise su baskınlarını ifade eder. Bu iki kelime birlikte değerlendirildiğinde “Sel Sekisi”, sel sularının zaman zaman etkili olduğu bir düzlükte kurulan yerleşimi anlatmaktadır. Bu durum, geçmişte Harşit Vadisi’nde yaşanan doğal olayların yer adlarına nasıl yansıdığını gösteren önemli bir ipucudur.

 

Köyün adıyla ilgili farklı dönemlere ait belgelerde çeşitli yazılış biçimleri de görülür. Asılları Dişhekimi Çetin Işık’ta bulunan arşiv belgelerinde; 1207 Hicrî tarihli kayıtta Selke, 1281 tarihli belgede Sengi, 1284 tarihli kayıtta Singi, 1287 tarihli belgede ise Selka Tekye adı yer almaktadır. Bu kayıtlar, arşivlerde geçen “Karye-i Selseki”nin bugünkü Tekke Beldesi olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.

 

Bu bakımdan Selseki, yalnızca bir yer adı değildir; aynı zamanda doğa ile insanın kurduğu ilişkinin dildeki izidir. Belde geçmişte sel afetleriyle kurduğu ilişki, adlandırmaya doğrudan yansımış; halk dilinde ise bu ad uzun yıllar boyunca yaşamaya devam etmiştir.

 

Tekkeli halk ozanı Hasan Soydaş da Tekke adlı şiirinde bu tarihî adları şu dizelerle dile getirir:

 

Kale yıkıntısı gördüm bedende
Dört isim değişmiş kayıtlı bende
Selseki Sindi Tekke lisanda
Seydi’si var Tekke köyün içinde

 

Bu dizeler, bir yerleşimin zaman içindeki ad değişimlerini ve halkın hafızasında yaşayan isimlerini anlatması bakımından oldukça anlamlıdır.

 

Tekke Beldesi’ni gezerken insan, her köşede hem tarihin ağırlığını hem de doğanın iyileştirici gücünü hisseder. Bölgenin güçlü taş işçiliği, geçmişten günümüze kadar yapılan pek çok yapıda kendini gösterir. Kalelerinde kullanılan duvar tekniği ise yöreye özgü bir karakter taşır. Tekke ve çevresindeki kalelerin birbirine yakın dönemlerde kurulmuş olması, bölgenin geçmişte önemli bir savunma hattı oluşturduğunu düşündürür. Bu durum çoğu araştırmacı tarafından Bizans savunma stratejisinin bir unsuru olarak değerlendirilir.

 

Köylerde kalelerle ilgili ilginç bir rivayet de anlatılır:
“Karşımın karşısında, onun da karşısında; arada bul.”

 

Halk arasında kalelerde saklı hazinelere işaret ettiği düşünülen bu söz, aslında kalelerin konumunu anlatan bir gerçeği saklamaktadır. Tekke’de halkın Kandil dediği zirvede yer alan ve bugün “Kırk Odalar” olarak bilinen kaleye çıktığınızda, çevredeki kalelerin birbirini görebilecek şekilde yerleştirildiği açıkça fark edilir.

 

Kandil Zirvesi’nden bakıldığında doğuda Keçikale, güneyde Kov Kalesi, kuzeybatıda Akçakale, güneybatıda Pirahmet, batıda Canca Kalesi ve kuzeydoğuda Şon Kalesi görülür. Bu kalelerin oluşturduğu üçgen sistem, geçmişte birbirleriyle hızlı biçimde haberleşmelerini mümkün kılmıştır. Ateş veya ışık işaretleriyle kurulan bu haberleşme ağı, vadinin stratejik önemini ortaya koymaktadır.

 

Kandil zirvesindeki kalenin kalıntıları, diğer kalelerden farklı bir yapı karakteri gösterir. Büyük taş blokların harç kullanılmadan dizildiği bu yapı tarzı, Roma dönemine ait olabileceğini düşündürmektedir. Kullanılan malzemeler ve mimari teknikler, bu kalelerin Selçuklu veya Osmanlı döneminden çok daha eski olduğunu göstermektedir.

 

Tekke’nin tarihî kimliği yalnızca kalelerle sınırlı değildir. Belde, eteğine kurulduğu Kandil Dağı ve bağrında sakladığı Çağırgan Baba Türbesi ile de anılır. Gümüşhane’nin yaklaşık 13 kilometre doğusunda, ana yolun hemen kenarında yer alan bu türbe, Osmanlı dönemine ait önemli yapılardan biridir. Türbenin iç kapısı üzerindeki Arapça kitabede Hicrî 990, yani Miladi 1582 tarihi kayıtlıdır.

 

Kare planlı taş yapı, daha sonra batı tarafına eklenen dikdörtgen planlı bir bölümle genişletilmiştir. Her iki bölümde de birer sanduka bulunmaktadır. Türbenin sade fakat etkileyici mimarisi, Osmanlı dönemi taş işçiliğinin güzel örneklerinden biridir.

 

Türbenin yakınında bugün büyük ölçüde yıkılmış olan bir han kalıntısı ve aşhane yıkıntısı bulunmaktadır. Rivayete göre bu yapılar, III. Murat döneminde birlikte yaptırılmıştır. Bu durum, geçmişte buranın yol üzerindeki önemli konaklama ve uğrak noktalarından biri olduğunu düşündürmektedir.

 

Tekke’nin mahallelerinden biri olan Pirahmet’te ise adını aldığı bir başka tarihî yapı bulunur. Pir Ahmed Türbesi, Gümüşhane–Erzurum kara yolu üzerinde yer almakta olup Karamanoğlu Pir Ahmed Bey adına 1550 yılında inşa edilmiştir. Kare planlı ve iki katlı olarak düzenlenen türbenin alt katı cenazelik, üst katı ise mescit olarak kullanılmıştır. Kubbe ile örtülü üst mekâna pandantiflerle geçilmesi, Osmanlı klasik dönem mimarisinin karakteristik özelliklerinden biridir.

 

Tekke Beldesi’nin kültürel dokusu bu tarihî yapılarla birlikte daha da zenginleşir. 1872 yılında inşa edilen Tekke Köyü Camii, vadinin doğal dokusuna uyum sağlayan sade mimarisiyle dikkat çeker. Bunun yanı sıra Peribacaları, Tekke Şelalesi ve taş ile ahşabın uyum içinde birleştiği Sadullah Işık Konağı gibi yapılar, beldenin mimari kimliğini tamamlayan önemli unsurlardır.

 

Bahar aylarında Harşit kıyısındaki Tekke bahçeleri ise bambaşka bir güzelliğe bürünür. Elektriğin sert parıltısından uzak bu bahçelerde, dallar boyunca açan elma ve armudun pembe beyaz çiçekleri, kayısı ile eriğin kırmızıya çalan tonları ve vişnelerin mor çiçekleri beldenin her köşesini renklendirir.

 

Harşit Deresi ise bütün bu güzellikleri bir gümüş kuşak gibi sararak vadinin içinden akıp gider. Su sesi, rüzgârın ağaç dallarında dolaşan hışırtısıyla birleşir; vadide yürüyen bir yolcuya tabiatın en eski melodilerinden birini dinletir.

 

Tekke’yi ziyaret eden herkes, doğa ile tarihin iç içe geçtiği bu coğrafyayı mutlaka görmelidir. Çünkü Tekke yalnızca bir belde değildir. O, Anadolu’nun hafızasında saklı kalmış; doğanın, tarihin ve insan emeğinin birlikte yazdığı uzun bir hikâyedir.

Son Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız